|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #15 : Eylül 22, 2007, 11:18:22 ÖS » |
|
Güzel yazılar sayfasına dön Sonraki yazı >> << Önceki yazı
BİR HAYATTAN BİR HAYATA GEÇMEK
Birlikte olduğunuz kadın değiştiğinde, değişen yalnızca bir kadın değildir, hayatın neredeyse bütünü değişir, bir başka kata, bir başka bahçeye geçersiniz, orada her şey farklıdır.. Arkada bıraktığınız, sizi seven ya da sizin sevdiğiniz kadın için duyduğunuz özlem ya da vicdan azabıyla bulanıklaşan yeni duygularınızın yarattığı buğulu kıpırtının içinde beliren taze sevginin yanı başında duruveren tedirginlik de, yalnızca bir trapezden bir trapeze geçerken trapezcinin hissettiği o boşluğa düşme korkusundan değil, biraz da bir hayattan bir başka hayata, bir terastan bir başka terasa atlamanın hafifçe sarhoş eden şaşkınlığındandır. Kutsal kitapların anlattığı cennet ve cehennem gibi hayatın da, her birinde ayrı bahçeler, ayrı yangınlar, ayrı ateşler, ayrı ızdıraplar, ayrı sevinçler, ayrı çiçekler bulunan çeşitli katlara ayrıldığını, Babil'in asma bahçeleri gibi teras teras yükselen hayatın hangi katında duruyorsanız, yaşayacaklarınızın da durduğunuz yere göre belirleneceğine inanırım ben.
Eğer bir erkek, sevgisinin peşine düşen Dante'nin cenneti ve cehennemi dolaşması gibi hayatın çeşitli katları arasında dolaşmak, bir terastan bir başka terasa geçmek isterse mutlaka kendine yol gösterecek bir kadına ihtiyacı vardır; belki yanılıyorum ama bana öyle geliyor ki, bir erkek, bir kadının yardımı olmadan, bulunduğu bahçeden bir başka bahçeye, içinde kavrulduğu yangından bir başka yangına tek başına geçemez. Bir erkeğin düşünsel yeteneği, estetik birikimleri ne olursa olsun, hayatta durduğu kat, içine doğduğu kattır, tanıdığı ilk kadının, annesinin onu bıraktığı kat.
Giyim zevkinin bulunmadığı bir bahçede doğduysanız, giyim zevkinin gelişmiş olduğu bir bahçeye sizi ancak bir kadın götürür, sofralarının inceliklerle donatılmadığı bir katta doğduysanız, incelikli sofraların bulunduğu kata sizi götürecek olan da bir kadındır.
Birlikte olduğunuz kadın değiştiğinde, değişen yalnızca bir kadın değildir, hayatın neredeyse bütünü değişir, bir başka kata, bir başka bahçeye geçersiniz, orada her şey farklıdır. Dinlediğiniz müzik, okuduğunuz kitap, yediğiniz yemek, gittiğiniz yerler, buluştuğunuz arkadaşlar, hatta taktığınız kravat bile değişir.
Arkada bıraktığınız, sizi seven ya da sizin sevdiğiniz kadın için duyduğunuz özlem ya da vicdan azabıyla bulanıklaşan yeni duygularınızın yarattığı buğulu kıpırtının içinde beliren taze sevginin yanı başında duruveren tedirginlik de, yalnızca bir trapezden bir trapeze geçerken trapezcinin hissettiği o boşluğa düşme korkusundan değil, biraz da bir hayattan bir başka hayata, bir terastan bir başka terasa atlamanın hafifçe sarhoş eden şaşkınlığındandır. Bir kadından bir kadına geçmek, bir hayattan bir başka hayata geçmektir. Yıllarca alıştığınız, içinde geçirdiğiniz zamanda benimseyip, farkına varmadan neredeyse başka bir yaşama biçimi olmadığına inandığınız bir hayattan çıkıp, duyguların, davranışların, şakaların, arkadaş çevrelerinin, konuşulan konuların, ses tonlarının, okul anılarının, geçmiş aşk tecrübelerinin, sevişme tarzlarının bambaşka olduğu yeni hayatın kapısından girmek ne kadar şaşırtıcı ve heyecan vericidir. Elinizde olmadan bu yeni terastan görünen manzarayla eski terasın manzarasını kıyaslarsınız, yadırgatıcı birçok yeniliği taze bir aşkın handiyse sonsuz gibi görünen hoşgörüsüyle benimsemeye çalışırken zaman zaman yorulup, gizlice eski günlerin bildik, belki sıkıcı ama alışılmış rahatlığını da özlersiniz. Sonra, eskiden çiçekleri ve alevleri arasında gezinirken ruhunuza ağır ağır yerleşmiş olan bıkkınlıkları, yıpratıcı eskimişlikleri, "bu hayatın başka katları da yok muydu acaba" diye içinizi yoklayan cevapsız merakları hatırlar, yeni hayatınıza sarılırsınız. Evinden ayrılmış ama menziline henüz varamamış bir yolcunun bütün duyguları vardır sizde, gördükleriniz karşısındaki coşku, bir yolculuk yapmanın keyfi, varacağınız yerde sizi bekleyecek olan için kurduğunuz hayaller, yol yorgunluğu, yabancılara kendinizi tanıtma zorunluluğu, sürekli bir sarsıntı, vücudunuzun biçimini almış bir yatakta yatma isteği; birbirine benzemeyen, birbirinin zıddı birçok duygu.
Yol boyunca manzara değişir. Hayatın yeni bir terasına tırmanmakta olduğunuzu hissedersiniz. Bir kadın, elinin bütün sıcaklığını elinize bırakarak sizi yeni bir hayata götürmektedir; bir misafirlikten çıkışta kapının önündeki kaçamak ve yakıcı öpüş, değişik sevişme fısıltıları, sabahleyin sizin için yeni olan bir şarkıcının söylediği şarkı, size takılan yeni ve mahrem bir isim. Kadınlara özgü usul bir ustalıkla, yeni hayatınız için eksik olan kısımlarınızın tamamlandığını görürsünüz, "o gömleğini mi giydin, bu da çok güzel ama bence mavi olanı sana daha çok yakışıyordu," "istersen o lokantaya gidelim ama şurada bir lokanta var, onu da çok seversin," "bu adamı okudun mu, geçen gün senin anlattıklarına benzer şeyler yazıyor," "tabii deniz kıyısı da çok güzel ama bu mevsimde bir dağ gölü var, orası da çok sakin ve güzel oluyor," "sen hiç ata bindin mi, bence atın üstünde çok heybetli görünürdün," "bugün sana bir koku aldım, bir denemek ister misin;" önemsiz gözüken bütün bu cümleler, küçük fırça darbeleri gibi size yeni bir hayatın resmini çizmektedir. Eski hayatınızda size ait olan bahçenin, sizi artık kendinizi kanıtlamaya zorlamayan güveninin yerini hafif bir kuşkuyla harmanlanmış bir kendini beğendirme arzusu almıştır, yenilikleri pek de itiraz etmeden kabul ederken, değişik hayat biçimlerinin çok da cahili olmadığınızı göstermek istersiniz. Hatta bazen, bir önceki terasta kesinlikle reddettiğiniz bazı davranışları, bu yeni terasta, kendiniz de kendinize şaşarak istekle kabul edersiniz; baktığınız manzara değişirken siz de değişmişsinizdir çünkü. Sevgisinin peşinde cennetle cehennemi dolaşan Dante gibi yeni bir hayatı dolaşmaktasınızdır artık. Cenneti değişiktir. Cehenneminin de değişik olduğunu göreceksiniz. Kavgaları, acıları, kıskançlıkları bile farklıdır.
Bir erkeği hayatın içinde kadınlar gezdirir, hayatın katları arasında kadınlar dolaştırır. Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz, bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz, esprili bir kadına rastlarsanız espriniz, zeki bir kadına rastlarsanız zekânız gelişir; yeni huysuzluklar, kaprisler, kavga nedenleri, acılar da öğrenirsiniz. Ardınızda kalan kadının size öğrettiklerine, yeni kadının öğrettikleri de katılır. Her zaman eski kadını anacağınız bir an gelecektir, şimdi size eskimiş gözüken o manzaranın da bir zamanlar sizin için ne kadar yeni olduğunu hatırlayacaksınızdır, bir sevgiliyi değilse bile zaman zaman bir kardeşi özler gibi özleyeceksinizdir onu. Bir kadından bir kadına, bir hayattan bir hayata geçerken heyecanınıza daima biraz da kırıklık karışır, tuhaf bir kırıklıktır bu, yalnızca erkeklerin bildiği, çocuğunu sokağa bırakmış bir babanınkini andıran sızılı, tuhaf bir vicdan azabı; bugün girdiğin bahçenin kapısına onun bahçesinden geçerek geldiğini bilmenin huzursuz borçluluğu. Hayat, kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi kat kattır; Babil'in asma bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir. Bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür. Ve, bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat, yanınızdaki kadının terası, manzarası, hayatıdır; hayatın hangi katında durduğunuzu, yanınızdaki kadının durduğu kat belirler. Hayatınız, seçtiğiniz kadındır. Bir kadın değil bir hayat seçersiniz çünkü
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #16 : Eylül 22, 2007, 11:23:25 ÖS » |
|
Hayatın havaya attığımız beş topla oynanan bir oyun olduğunu düşünelim: Bu toplar; İşimiz, Ailemiz, Sağlığımız, Dostluklarımız ve benliğimizdir.
Bu 5 top içinde bir tek "işimiz" lastik bir toptur. Düşünürsek zıplatabiliriz. Ancak diğer 4 top camdan yapılmıştır. Düşerse kırılır, yerine konulamazlar. Bunu farketmeli ve hayatımızı bu dengeye göre kurmalıyız. Oysa hepimiz o ilk lastik topu tutabilmek uğruna diğerlerini kırıp dökmüyor muyuz?
CAN DÜNDAR
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #17 : Eylül 22, 2007, 11:27:21 ÖS » |
|
RENKLERİN İŞ YAŞAMINDA KULLANIMI
Kansas Üniversitesi sanat müzesinde bir arastirma için halinin altini elektronik bir sistemle donatmislar, duvar rengini beyaz ve kahverengi olarak degisebilir yapmislar. Arka fon beyaz kullanildiginda insanlar müzede yavas hareket etmis, daha uzun süre kalip, daha fazla alanda dolasmislar. Arka fon kahverengiye döndügünde ise, insanlar müzede çok daha hizli hareket edip, daha az alan dolasmis ve müzeyi çok daha kisa sürede terketmisler. O yüzden dünyadaki fast food restaurantlarinin hepsinin sandalyeleri ve masalari kahverengi, duvar boyalari ise kahverengi-sampanya-pembe karisimidir. Hiç bir fast foodcunun duvarini beyaz göremezsiniz.
Renklerin insanlar üzerindeki yadsinamaz etkisini farkeden batili sirketler bunu is yasaminda siklikla kullanmaktadirlar. 1998 Agustos'unda bir günlügüne Bursa'ya ugradik. Serif Agabey bizi aksam ünlü Iskender Kebapçisina götürdü ve yemek sirasinda 'buraya ne zaman gelsem bir an önce gitmek istiyorum, içeride kalmayi hiç istemiyorum.' dedi. Ben de ayni duygulari yasamistim. Tüm duvarlar bastan asagiya kahverengi agaç kaplamaydi. Ben de ona Burger King, Kentucky Fried Chicken ve benzer fastfoodlarin bunu yillardir bilinçli olarak yaptigindan bahsettim.
Bizim lokantacilar ise lüks tutkusuyla. Aslinda uzun oturulmasi ve keyif alinmasi gereken bir yerde yanlis uygulama yapmislardi. ( Ayni konuya farkli bir yaklasim: Ziraat Bankasi ya da Ticaret Bankasi'nin açik kahverengi agaç kaplamali subelerini düsünün. Ve iç sikintinizi. Büronuzda kahverengi mobilyalar kullanmayin! Erol Aksoy'un bildiginden midir bilinmez, kahverengiyi hiç sevmedigi söylenir. ( Coskun Ulusoy'un çalisanlarina kahverengi takim elbise giydirmedigini biliyorum ) Kahnverengi ayni zamanda teklifsiz, rahat bir renk olarak kabul edilir. Karsinizdakinin kendini resmiyetten uzak daha rahat hissetmesini ve açilmasini saglar. Kendisi üzerinde ciddi bir takibim yok ama tüm ünlüleri rahatlikla konusturmasiyla taninan, ünlü televizyoncu larry King'i televizyonda her seferinde kahverengi kravatlar ve ceketlerle görüyorum.
Istanbul'da bir dergi grubuna verdigim bir seminerde, gazetecilere bundan bahsettim ve röportajlarinda kahverengi giymelerinin avantaj olacagini söyledim. Daha sonra, ayni dergi grubundan bir gazeteci dostumuz, "Serif Bey, sizin yaptiginiz konusmanin ertesi günü bir röportajim vardi, kahverengileri giyip gittim, gerçekten adami susturamadik" demisti. Sevgili Özden Arslan 40'li yillardan bu yana Avustralya'da kahverengi üç parça takim elbise üretilmedigi söylemisti. Batililar, "You blend in people" diyorlar, kahverengi toprak rengidir ve diger insanlar arasinda kaybolur gidersiniz. Is görüsmelerinde, profesyonel toplantilarda sakin kahverengi giymeyin.
Kirmizi, istah açar. O yüzden dünyadaki gida firmalarinin hepsinin logosunun kirmizi oldugunu hayretle farkedeceksiniz; Cola Cola, Pizza Hut, McDonald's, Ülker, Burger King... bu listeyi binlere çikarabilirsiniz. Kirmizi tansiyonu yükseltir ve kan akisini hizlandirir. Zamani unutun ! Istahiniz açilsin daha çok için ! Uykusuz kalin ! Bir seminerimde" peki bogalar niye kirmizi renge saldiriyor ?" diye sormuslardi. Maymunlarin disinda, arastirilan hayvanlarin hemen hepsi siyah beyaz görmektedir. Yani bogalar da renk körüdür. Kirmiziya degil, kendilerine saldirilan koyu renkli beze saldirirlar. Birinin çikip Ispanyol'lara bu gerçegi anlatmasi gerekir. Belki de kani, heyecani ve enerjiyi anlatan o kirmizi bez arenadaki, ölüme mahkum olan o zavalli bogaya degil de, tribünlerde oturan, televizyonlari basinda ölümü, kani ve baglantili olarak cinselligi isteyen binlerce manyaga sallaniyor.
Yesil, güven verir. O yüzden bankalarin logolarinda en çok tercih ettikleri iki renkten biridir. Yatak odasi için de rahatlatici bir renktir.Yaraticiligi körükler. Batida büyük otellerin mutfaklarinda duvar renginin,asçilarin yaraticiligini arttirmak için yesile boyandigini duymustum. Hastahaneler de logove iç dizaynlarinda yesili tercih eder. Çünkü rahatlatici ve sakinlestiricidir. Tabiati en çok hatirlatan renktir. Yesil alanlarda insanlarin daha az mide agrisi çektikleri tespit edilmis. Sakiz paketlerinde ve sebze satilan yerlerde de yesil en tercih edilen renktir.
Siyah, gücü ve tutkuyu tercih eder. Hirsin da bir ifadesidir. Bizde ve batida siyah, matemi simgelerken Japonya'da mutlugun simgesidir. Fonda kullanildiginda karamsarligi çagristirir. Isigi yok eder. Konsantrasyonu en çok getiren renktir. Einstein, konsantre olabilmek için perdeleri siyah, gün isigi olmayan bir odaya girer ve öyle düsünürmüs.
Freud, maviyi sakin diye niteler. Faber Birren ise tansiyonu düsürdügünü söyler. Araplar ise mavi taslarin kanin akisini yavaslattigina inanirlar.Nazar boncugu o yüzden mavi taslidir. Sakinlestirici bir renktir, batida bu etkisi yüzünden initharlari azaltmak için köprü korkuluklarini maviye boyarlar.
Amerika'da bir ilkokulun duvarlarini beyaz ve portakal renginden maviye çevirmisler, çocuklarin yarmazliklarinin azaldigini tespit etmisler. Mavi ve özellikle lacivert kozmik bir renk olarak kabul edilir; sonsuzlugu, otoriteyi ve verimliligi çagristirir. ( Uluslararasi toplantilarda tüm devlet baskanlari lacivert takim elbise giyerler. Neden dersiniz?)
O yüzden dünyadaki firmalarin yarisindan fazlasi logolarinda maviyi kullanirlar. Hilton amblemini laciverde çevirirken, insanlarin kafasinda daha büyük kurulus imaji olusturacagini biliyor. Ayni sekilde Bill Clinton, Büyük Jüriye ifade vermesinden önce mavi kravat takarak daha inandirici olacagi yönünde danismanlarinca uyarilmistir. Bankalarin logolarinda ve imaj olusturmada en çok kullandiklari iki renk mavi ve yesildir. Maviyle büyüklüklerini, yesille güvenilirliklerini vurgularlar. Yesil ve mavi saglamligin habercisidir. Hakkinda sik sik batiyor söylentisi çikan, çok kazandiran bankalarin ise logolarinin mavi olmasi ise yeterli degildir. Mavi, yeme içgüdüsünü azaltan bir renk. O yüzden fast food zincirleri içeride mavi hiçbir sey bulundurmazlar. Mavinin en önemli özelliklerinden birisi de çok uzaklardan farkedilebilmesidir. Kirmizi ise en dikkat çekici renklerden birisi olmasina ragmen yakindan kolaylikla farkedilirken, uzaktan daha zor ayirdedilmektedir. O yüzden batida gökdelenlerin ve yüksek noktalarin üzerindeki, uçaklar için konulan uyari isiklari maviye çevrilmisken bu bilgiden yoksun biz, hala israrla kirmizi isaret isiklarini kullanmaktayiz.Oysa kirmizi uzaktan dikkati çekmez. Son dönemde batida polis otolarinin üzerinde dikdörtgen isiklar görmeye basladik, bunlarin genellikle yarisi mavi, yarisi kirmiziydi. Bunun nedeni de uzaktan farkedilebilmesiydi. Bu lambalar Türkiye'ye geldi ve polis otolarinin üzerine konuldu.Tabii nedeni bilinmeden...
Portakal rengi ise çabuk dikkati çeker. Eger bir ürün ve markada ise bu ürün herkes için imajini verirsiniz. Insanlar o kapidan içeri rahat girebileceklerini hissederler. Portakal rengi, bulundugu grubu sayica çok gösterir. 1974 Dünya Kupasi'nda Hollanda milli takiminin basinda olan Ernst Happell "Bu turuncu formalarla biz sahada rakip takimdan daha fazla sayida görünüyoruz." demisti.
Gri, diplomatik ve agir bir renktir ama hareketsizligi, yavasligi ve ciddiyeti temsil eder. Silahli Kuvvetlerde her yeri griye boyariz.Kapilar, kaloriferler...Devlette de hersey gridir. Yaraticiligi öldürdügü öne sürülür.
Bronz, genelde negatif bir etki yaratir. Tepki almak istediginizde ise yarar,içki reklamlarinda belki biraz da içki rengi ile benzesmesinden kullanilir. Kimi bankalarin yazi karakterlerinde altin-bronzkarisimi bir sekilve rengi kullandigi görürsünüz. Daha çok altini ve parayi çagristirir çünkü.
Mor, nevrotik duygulari açiga çikardigi, insanlari bilinç altinda korkuttugu tespit edilen bir renk. 1998 yilinda Ataköy'de çatidan atlayarak intihar eden çocugun sizofren oldugu ögrenilmisti. Intihar resminde, yerdeki ajandadan,bir kenara savrulmus çakmaga kadar hersey mordu. çocugun parmaklari dahi mora boyanmisti.
Pembe giyenlere, hizmetlerinden dolayi ödeme yaparken kendimizi daha rahat hissettigimizi tespit etmisler. Ingiltere'de Boots ve Marks and Spencer magazalarinda tüm tezgahtarlarin pembe gömlek giydigini gördüm.
Sari, geçiciligin ve dikkati çekiciligin ifadesidir. O yüzden tüm dünyada taksiler saridir. Dikkat çeksin ve geçici oldugu bilinsin diye. Araba kiralama firmalari logolarinda hep sariyi kullanirlar. "Ürün geçici, lütfen geri getirin" demek istiyorlar. O yüzden dünyada hiçbir banka ambleminde bildigimiz sariyi kullanmaz. ( Portakal ve bronz ya da bakir kimi zaman yer alabilir. ) Paranin geçici degil, kalici olmasini isterler. Benim bugüne kadar sariyi logosunda baskin bir renk olarak kullandigini gördügüm tek banka bizim devlet bankasi Vakifbank'tir. Aslinda "bizde para pek durmaz, politikacilara avanta kredi olarak dagitiyoruz" demenin bir yolu olabilir.
Beyaz, istikrari, devamliligi ve temizligi simgeler. Bu yüzden eger üzerinde fazla saibeler olan bir politikaciysaniz, beyaz agirlikli kiyafetleri seçmelisiniz. Beyaz elbiseler sizin temiz oldugunuz imajini verir. Beyaz elbiseli ve üzerinde saibeler olan politikaci deyince akliniza kim geliyor? Yok caniiiimmm.
Iste renklerin dünyasi ve sirketlerin bunu nasil kullandiklari ve bizle nasil oynadiklari.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #18 : Eylül 23, 2007, 01:12:41 ÖS » |
|
HAYAT
Hayat tersine yaşanmalıydı bence. Önce Ölümü savuşturmalıydık başımızdan. Yirmi yılımızı huzurevinde geçirip, Çok gençleştiğimiz için atılmalıydık. Altın bir saatimiz olduktan sonra ise başlamalıydık. Kırk yıl çalışmalıydık, ta ki Emekliliğin tadını çıkarabilecek denli gençleştiğimiz güne kadar. Üniversiteye gitmeliydik sonra, liseye hazır hale gelene dek Parti yapmalıydık İyice ufalmalıydık,oyun oynayıp Sorumlulukları unutmalıydık. Küçük bir kız ya da bir erkek bebek olunca annemize dönmeli, Son dokuz ayımızı yüzerek geçirmeli Ve sevgi dolu bir bakışta son bulmalıydık.
Norman Glass
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #19 : Eylül 23, 2007, 01:16:29 ÖS » |
|
Adamin biri bir gece bir ruya gormus:
Upuzun bir kumsal boyunca yaninda tanri ile yuruyormus. Onlar yururken tam karsilarindaki gokyuzunden de bir film seridi gibi adamin hayatindan sahneler geciyormus. Kumsal adamin hayat yolu imis sanki... Adam kumda iki cift ayak izi kaldiginda dikkat etmis... Bir cifti kendisinin bir cifti tanrinin.
Hayatinin son sahneside gokyuzunden gectikten sonra adam, kumdaki ayak izlerine boydanboya bir daha bakmis ve birden bir sey dikkatini cekmis. Hayat yolunun pek cok bolumunde kumda sadece bir cift ayak izi goruluyormus ve adam dehset icinde farketmis ki , ayak izleri, teke, hayatinin en kotu, en aci anlarinda iniyor. Bu kesfi onu fena halde rahatsiz etmis ve tanri'ya sormaya karar vermis.
Tanrim...eger sana inanirsam senin yolundan gidersem her zaman yanimdaolacagini her zaman yanibasimda yuruyecegimi soylemistin... Oysa hayat yoluma bakiyorum. En zorlu en kotu, en acili anlarimda sadece bir cift ayak izi goruyorum kumda... Anlayamiyorum tanrim, anlayamiyorum.... Hayatin kolay gunlerinde yanimda yuruyorsunda sana en muhtac oldugum anlarda beni niye terkediyorsun?
Tanri gulumseyerek cevap vermis: sevgili, cok sevgili evladim....ben seni cok sevdim ve hic terketmedim. Hayat yolundaki o zorlu sinav gunlerinde yani en acili en kotu anlarinda kumda hep bir cift ayak izi gordun. Dikkat et ! Ayak izleri teke indiginde derinlesiyor. Cunku, o siralar ben, seni kucagimda tasiyordum......
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #20 : Eylül 23, 2007, 01:20:33 ÖS » |
|
Arenada, butun sovalyelerin asik oldugu ve evlenmek istedigi harikulade guzel prenses kral babasiyla birlikte oturuyor, cevreleri genc ve yakisikli sovalyelerle dolu, hepsi bir kucuk tebessum icin bekliyorlar. Borazanlar caliniyor ve aslanlar cikiyorlar arenaya, kocaman yeleleri, gergin belleri, iri penceleriyle kukreyerek dolasiyorlar. Prenses zarif ellerini saklayan uzun eldivenlerden birini cikartip aslanlarin arasina atiyor.
- Kim eldivenimi alip bana getirirse onunla evlenecegim.
Muthis bir sessizlik oluyor, bir anda herkes susuyor. Bir sovalye digerlerinden ayriliyor,tas merdivenlerden agir agir inmeye basliyor, parlak cizmelerinin cikardigi adim sesleri tek tek duyuluyor. Arenaya giriyor; aslanlar hareketsiz ve saskin, bu cesur sovalyeye bakiyorlar, o hicbirine aldirmadan eldiveni aliyor,gene adim sesleriyle tas merdivenleri cinlatarak cikiyor. Eldiveni prensesin kucagina biraktiktan sonra, kendisine hayranlikla donen prensese bir kez bile bakmadan yuruyup gidiyor. Nietzsche "Tanriyi ve insanlari deneme," diyor. Schiller "Eldiven" siirini yaziyor.
Biz herkesi her zaman deniyoruz, emin olmak, guvenmek istiyoruz, sevgisini ve bagliligini her an kanitlasin, hayatini ve her seyini tehlikeye atsin ve bunu binlerce kez yapsin istiyoruz. Kendimizle ve korkularimizla oylesine doluyuz ki, hicbir duyguyu, hicbir insani, hicbir nesneyi oldugu gibi butun gercekligiyle goremiyoruz, her sey kendimizle ve korkularimizla olusturdugumuz prizmalardan kirilarak ulasiyor bize, herseyi oldugundan baska bir bicimde ve oldugundan baska bir yerde goruyoruz, belki de bu yuzden aradigimiz seyleri aramamiz gereken yerlerden baska yerlerde ariyoruz.
Mutlulukla aramiza, korkularimizi ve kendimizi sokuyoruz
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #21 : Eylül 23, 2007, 01:22:00 ÖS » |
|
Büyük bir kedi, kuyruğuyla oynayan küçük bir kediye sormus: "Neden kuyruğunu kovalıyorsun?"
Yavru kedi yanıt vermiş: "Bir kedi için en güzel şeyin mutluluk, mutluluğun da kuyruğum olduğunu öğrendim. Bu nedenle onu kovalıyorum, yakaladıgımda mutluluğa kavuşacagım."
Bunun üzerine yaşlı kedi şöyle demiş: "Gençken ben de mutluluğun kuyruğum olduğuna karar vermiştim. Ama şunu farkettim; ne zaman onu kovalasam benden uzaklaşıyor, ne zaman kendi yoluma gitsem hep peşimden geliyor."
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #22 : Eylül 23, 2007, 01:25:44 ÖS » |
|
"Farz edin ki, her sabah hesabınıza 86.400 Amerikan Doları kredi veren bir bankanız var, ama bir günden diğerine hiç bakiye devretmiyor. Tutarı ne olursa olsun, kullanmadığınız bakiye miktarı her akşam iptal ediliyor. Böyle bir durumda ne yapardınız? Tabii ki son kuruşuna kadar çekerdiniz!!! Aslında, hepimizin böyle bir bankası var. Adı ZAMAN. Her sabah, hesabınıza 86.400 saniye kredi veriyor. Her akşam ise, iyi şeylere yatırım yapamadığınız kısmını silip, hesabınıza zarar kaydediyor. Hiç devretmiyor. Kredi miktarından bir kuruş fazla kullandırmıyor. Her gün size yeni bir hesap açıyor. Her akşam günün bakiyesini yakıyor. Eğer günlük depozitolarınızı kullanmadıysanız, bu zarar sizindir. Geriye dönüş yok. Yarından avans çekmek yok. Bugünü, bugünkü depozitonuzla yaşamalısınız. Ona yatırım yapın ki, size sağlık, mutluluk ve başarı olarak geri dönsün. Zaman akıp gidiyor, gününüzü gün etmeye bakın! BİR SENE'nin değerini anlayabilmek için sınıfta kalan bir öğrenciye sorun. BİR AY'ın değerini anlayabilmek için, prematüre bir bebeği dünyaya getiren anneye sorun. BİR HAFTA'nın değerini anlayabilmek için, treni henüz kaçırmış bir kişiye sorun. BİR SANİYE'nin değerini anlayabilmek için, bir kazayı kıl payı atlatmış bir kişiye sorun. BİR MİLİSANİYE'nin değerini anlayabilmek için, olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan kişiye sorun. Sahip olduğunuz her anı değerlendirin.
Daha fazla değer verin, çünkü onu çok özel biriyle, zamanını harcamaya değecek kadar özel biriyle paylaştınız. Şunu unutmayın ki zaman hiç kimseyi beklemez. Dün artık mazi oldu. Yarın ise muamma. Bugün ise avuçlarımızın içinde bize sunulmuş bir armağandır! Dostlar nadide mücevherlerdir, şüphesiz. Sizi güldürür, başarı ile cesaretlendirirler. Size kulak verir, sizinle övgü sözlerini paylaşır ve her zaman kalplerini size açmaya hazırdırlar. Dostlarınıza ne kadar değer verdiğinizi gösterin... Bu yazıyı dost bildiğiniz herkese gönderin. Yazı eğer size geri dönecek olursa, bir dostluk çemberiniz olduğunu göreceksiniz.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #23 : Eylül 23, 2007, 01:28:19 ÖS » |
|
Gürültü patirtinin içinde sükûnetle dolas; sessizligin içinde huzur bulundugunu unutma.
Baska türlü davranmak açikça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalis.
Sana bir kötülük yapildiginda verebilecegin en iyi karsilik unutmak olsun. Bagisla ve unut. Ama kimseye teslim olma.
Içten ol; telassiz, kisa ve açik seçik konus. Baskalarina da kulak ver. Aptal ve cahil olduklari zaman bile dinle onlari; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsü vardir.
Yalniz planlarinin degil, Basarilarinin da tadini çikarmaya çalis.
Isinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayatindaki dayanagin odur. Sevecegin bir is seçersen yasaminda bir an bile çalismis olmazsin. Isini öyle sev ki, basarilarin bedenini ve yüregini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayatlar baslatmis olacaksin.
Oldugun gibi görün ve göründügün gibi ol. Sevmedigin zaman sever gibi yapma.
Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. Insanlari yargilarsan onlari sevmeye zamanin kalmaz. Ve unutma ki, insanligin yüzyillardir ögrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciginden fazla degildir.
Aska burun kivirma sakin; o çöl ortasinda yemyesil bir bahçedir. O bahçeye layik bir bahçivan olmak için her bitkinin sürekli bakima ihtiyaci oldugunu unutma.
Kaybetmeyi ahlaksiz bir kazanca tercih et. Ilkinin acisi bir an, ötekinin vicdan azabi bir ömür boyu sürer.
Bazi idealler o kadar degerlidir ki, o yolda maglup olman bile zafer sayilir.
Bu dünyada birakacagin en büyük miras dürüstlüktür.
Yillarin geçmesine öfkelenme; gençlige yakisan seyleri gülümseyerek teslim et geçmise.
Yapamayacagin seylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme.
Rüzgarin yönünü degistiremedigin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karsilastigin firtinalarla degil, gemiyi limana getirip getiremediginle ilgilenir.
Ara sira isyana yönelecek olsan da hatirla ki, evreni yargilamak imkansizdir. Onun için kavgalarini sürdürürken bile kendi kendinle baris içinde ol.
Hatirlar misin dogdugun zamanlari: sen aglarken herkes sevinçle gülüsüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes aglasin öldügünde, sen mutlulukla gülümse.
Sabirli, sefkatli, bagislayici ol. Eninde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalis ki, bütün pisligine ve kallesligine ragmen dünya yine de insanoglunun biricik güzel mekanidir.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #24 : Eylül 23, 2007, 01:29:39 ÖS » |
|
Hayata baslamak... Esinden bosanmis... Ayni günlerde ortagi oldugu sirket krize girmis. Hersey üst üste gelmis. Varlikli ve mutlu bir ingiliz yurttasi olan Richard Wilkins bir gecede kendini bes parasiz ve yapayalniz buluvermis.
Gerçek zenginligi iste o noktadan sonra yakalamaya basladim, diyor. Nasil mi? Hayatin anlamini kendi dünyasina yerlestirerek, yeni bir hayat bakisi olusturarak.
Bugün eskisinden daha zenginim, diyor Wilkins, para ve malla degil duygularimla daha zenginim. Anladim ki, sizi etkileyen seyleri degistirmeyi her zaman basaramazsiniz. Ama onlarin sizin üzerinizdeki etkisini degistirebilirsiniz. Bunu basardiginiz anda gerçek zenginligi ve mutlulugu yakalamissiniz demektir. Richard Wilkins Ingiltere'de piyasaya çikan "Mental Tonic" (Zihin Açici) adli kitabinda yasam felsefesinden süzdügü ilkeleri siraliyor. Iste onlardan birkaçi:
* Gerçek degisim kimi eski seyleri farkli görmeye baslamaktir.
* Pencerenizin cami kirliyse disari çikip manzarayi parlatmaniz bosunadir.
* Eger siz kendinizi sevmiyorsaniz baskasi neden sevsin.
* Ana babaniz dogumunuzdan sorumludur, yasaminizdan degil.
* Eger kendinize yön ariyorsaniz yolunu kaybetmis birine sormayin.
* Dostluk, ayri olduklari zaman insanlari birlikte tutar.
* Fedakarlik çiçegin köküdür.
* Geçmisi bir kitap gibi kullanin, eviniz gibi degil.
* Birçok insan hayatinin büyük bölümünü oldugundan farkli görünebilmek için heba eder.
* Ilerlemenizin önündeki en büyük engel kendinize güvensizliginizdir.
* Aci, mutluluga göre daha çok sarki bestelemistir.
* Her davranisinda baskalarinin onayini arayan kimseler hayatin birçok güzelligini iskalar.
* Satihta hazine bulamazsiniz.
* Kahkaha ruhun dansidir.
* Mucize, enerjinizi korkularinizi degil rüyalariniza verdiginiz zaman baslar.
* Karsisinizdakini dinliyor musunuz, yoksa konusmak için sira mi bekliyorsunuz?
* Ikiyüzlülük sadece sahibi tarafindan görülemez.
* Hayatinizi bir para kazanma denemesi olarak kullanmayin.
* Cennete gitmenin iki yolu vardir 1) Gerçekten öldügünüz zaman 2) Gerçekten yasadiginiz zaman
* Gerçek zenginlik vaktinizi insanlara vermektir, para karsiligi satmak degil.
* Müzigi notalarin arasindaki sessizlik yaratir.
* Mutluluk makineye benzer. Ne kadar basit olursa o kadar az bozulur.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #25 : Eylül 23, 2007, 01:34:38 ÖS » |
|
Asagidaki gerçek hikâye Kellog Business School'da (Northwestern Üniversitesi) Is Idaresi master ögrencileri ile Zaman Yönetimi dersi profesörü arasinda geçer:
Profesör sinifa girip karsisinda duran dünyanin en seçilmis ögrencilerine kisa bir süre baktiktan sonra, "Bu gün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karisik bir sinav yapacagiz" dedi. Kürsüye yürüdü, kürsünün altindan kocaman bir kavanoz çikartti. Arkadan, kürsünün altindan bir düzine yumruk büyüklügünde tas aldi ve taslari büyük bir dikkatle kavanozun içine yerlestirmeye basladi. Kavanozun daha baska tas almayacagina emin olduktan sonra ögrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu.
Ögrenciler hep bir agizdan "Doldu" diye cevapladilar. Profesör "Öyle mi?" dedi ve kürsünün altina egilerek bir kova micir çikartti. Miciri kavanozun agzindan yavas yavas döktü. Sonra kavanozu sallayarak micirin taslarin arasina yerlesmesini sagladi. Sonra ögrencilerine dönerek bir kez daha "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Bir ögrenci "Dolmadi herhâlde" diye cevap verdi. "Dogru" dedi profesör ve gene kürsünün altina egilerek bir kova kum aldi ve yavas yavas tüm kum taneleri taslarla micirlarin arasina nüfuz edene kadar döktü. Gene ögrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Tüm siniftakiler bir agizdan "Hayir" diye bagirdilar. "Güzel" dedi profesör ve kürsünün altina egilerek bir sürahi su aldi ve kavanoz agzina kadar doluncaya dek suyu bosaltti. Sonra ögrencilerine dönerek "Bu deneyin amaci neydi" diye sordu.
Uyanik bir ögrenci hemen "Zamanimiz ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayirabilecegimiz zamanimiz mutlaka vardir" diye atladi. "Hayir" dedi profesör, "bu deneyin esas anlatmak istedigi "Eger büyük taslari bastan yerlestirmezsen küçükler girdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsin" gerçegidir". Ögrenciler saskinlik içinde birbirlerine bakarken profesör devam etti:
"Nedir hayatinizdaki büyük taslar? Çocuklariniz, esiniz, sevdikleriniz, arkadaslariniz, egitiminiz, hayâlleriniz, sagliginiz, bir eser yaratmak, baskalarina faydali olmak, onlara bir sey ögretmek! Büyük taslariniz belki bunlardan birisi, belki bir kaçi, belki hepsi. Bu aksam uykuya yatmadan önce iyice düsünün ve sizin büyük taslariniz hangileridir iyi karar verin. Bilin ki büyük taslarinizi kavanoza ilk olarak yerlestirmezseniz hiç bir zaman bir daha koyamazsiniz, o zaman da ne kendinize, ne de calistiginiz kuruma, ne de ülkenize faydali olursunuz. Bu da iyi bir is adami, gerçekte de iyi bir adam olamayacaginizi gösterir". Profesör, ders bittigi hâlde konusmadan oturan ögrencileri sinifta birakarak çikti
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #26 : Eylül 23, 2007, 01:36:56 ÖS » |
|
koçya'da yoksul mu yoksul bir çift yasardi. Fleming'di adi.
Günlerden bir gün tarlada çalisirken bir çiglik duydu. Hemen sesin geldigi yere kostu. Bir de bakti ki beline kadar batakliga batmis bir çocuk, kurtulmak için çirpinip duruyor. Çocukcagiz bir yandan da avazi çiktigi kadar bagiriyordu. Çiftçi çocugu batakliktan çikardi ve acili bir ölümden kurtardi.
Ertesi gün Fleming'in evinin önüne gelen gösterisli arabadan sik giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardigi çocugun babasi olarak tanitti kendini.
''Oglumu kurtardiniz, size bunun karsiligini vermek istiyorum'' dedi.
Yoksul ve onurlu Fleming ; ''Kabul edemem!'' diyerek ödülü geri çevirdi. Tam bu sirada kapidan çiftçinin küçük oglu göründü.
''Bu senin oglun mu?'' diye sordu aristokrat. Çiftçi gururla ''Evet!'' dedi. Aristokrat devam etti ; ''Gel seninle bir anlasma yapalim. Oglunu bana ver iyi bir egitim almasini saglayayim. Eger karakteri babasina benziyorsa ilerde gurur duyacagin bir kisi olur.'' Bu konusmalar sonunda Fleming'in oglu aristokratin desteginde egitim gördü.
Aradan yillar geçti.Çiftçi Fleming'in oglu Londra'daki St. Mary's Hospital Tip Fakültesi'nden mezun oldu ve tüm dünyaya adini penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra aristokratin oglu zatürreeye yakalandi. Onu ne mi kurtardi?
Penisilin!
Aristokratin adi : Lord Randolp Churchill' di...
Oglunun adi ise : Sir Winston Churchill.
Kurtaran doktor : Çiftçinin oglu Sir Alexander Fleming.
Paraya gereksiniminiz yokmus gibi çalisin. Hiç aci çekmemis gibi sevin. Hiçbir sey beklemeden verin. Karsiligini mutlaka birgun alirsiniz
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #27 : Eylül 23, 2007, 01:40:34 ÖS » |
|
Musteri: Cok fazla teknik bilgim yok. SEVGI yuklemek icin ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: Ilk adim olarak KALBIM dosyanizi acmaniz gerekiyor.Actiniz mi*
Musteri: Evet .Ancak su anda GECMISACILAR.EXE,DUSUNDUKCE.EXE,HASET.EXE VE GUCENME.EXE isimli programlarda calisiyor. Onlar calisirken SEVGI yukleyebilir miyim?
Yetkili: Problem degil.Yuklediginiz anda SEVGI otomatik olarak sisteminizden GECMISACILAR.EXE'yi silecektir. Bir sure daha gecici hafizanizda kalabilir ama artik diger programlari etkilemeyecektir. SEVGI ergec DUSUKGUVEN.EXE'yi silerek YUKSEKGUVEN.EXE isimli bir modul yukleyecektir. Ancak,siz HASET.EXE ve GUCENME.EXE'YI mutlaka kapatmalisiniz. Bu programlar SEVGI'nin yuklenmesine engel olur. Onlari kapatabilir misiniz lutfen?
Musteri: Tamam,kapattim.SEVGI otomatik olarak yuklenmeye basladi. Bu normal mi?
Yetkili: Evet ama unutmayin ki bu sadece bir temel program. Ust versiyonlarinin yuklenmesi icin baska KALP'lerle baglanti kurmaniz gerekiyor.
Musteri: Ooooops...Daha simdiden bir hata mesaji verdi. Ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: Mesaj ne diyor?
Musteri: HATA 412-PROGRAM IC SISTEMDE CALISMIYOR. Bu ne demek*
Yetkili: Endiselenmeyin.Bu siradan bir problem. SEVGI programinin baska KALPLERDE calismaya hazir oldugunu ama henuz sizin KALBINIZDE calismadigini soyluyor. Su komplike programcilik terimlerinden biri,ama daha sade bir dille "Programin baskalarini SEVEBILMESI icin oncelikle sizin kendi sisteminizi SEVMENIZ gerektigi"anlamina gelir.
Musteri: Yani ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: "KENDINIKABULLENME "isimli dosyanin altindaki KENDINIAFFETME.doc,KENDINEGUVENME.TXT,DEGERBILME.TXT ve IYILIK.doc isimli dosyalarin uzerine tiklayip hepsini "KALBIM" dosyasina kopyalayin. Bir de KENDIKENDINEKRITIK.EXE 'YI tum dosyalardan ve daha sonra da cop kutunuzdan silerek tamamiyla yok oldugundan emin olun.
Musteri: Basardim.Hey ! KALP'im gercekten tertemiz dosyalarla doluyor. GULUMSEME.mpg su anda monitorumde oynuyor ve SICAKLIK.COM,BARIS.EXE ve MEMNUNIYET.com KALP'imin icine kopyalaniyor
Yetkili: O zaman SEVGI yuklendi ve calisiyor. Su andan itibaren herseyle basa cikabilmeniz gerekiyor. Yalniz telefonu kapatmadan son bir sey...
Musteri: Nedir?
Yetkili: SEVGI programi ucretsizdir. Onu ve onun tum modullerini tanistiginiz herkese verin. Karsiliginda onlar da baskalariyla paylasacak ve sonucunda size tertemiz moduller geri donecektir. Iyi seneler.
Musteri: Size de !!
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #28 : Eylül 23, 2007, 01:43:26 ÖS » |
|
Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında... En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi,yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. Göz yaşlarınızda,bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak,coşunca öptüğünüz bir bayrak... Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur. Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını... Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya... Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz: "Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz yada eskisi gibi olsa..." Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız. Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya.." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından... Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz. O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. "Ya sev böyle ya da terket" diye gürler... Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ısıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden... Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size...Hoyrattır, bakmaz yüzünüze... Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder. Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden... "İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz... "Madem öyle..."nin çağı başlar ondan sonra... Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmiştir". Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece... Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni... Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Delikanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini... Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye... Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla... "Bana ne... kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre... Ama sonra... ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden... Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi... Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye... Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden... Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz... Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu... Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz. Sürünür gidersiniz...
CAN DÜNDAR
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #29 : Eylül 23, 2007, 01:50:32 ÖS » |
|
Görünen o ki kadınım, seninle biz, "hayat" denen bu metruk peronda, üzerinde adres yazmayan mektuplar gibi bekleşip, aşkımızı acılardan damıtarak yaşlanacağız.
Köhne bir yük katarı gibi ayak parmaklarımızı ezerek önümüzsıra geçen bu yorgun asır, bizim asrımız değildi.
Korkarım, tozu dumana katarak pürtelaş gelen yenisi de, o imanla beklediğimiz ahengin asrı olmayacak.
Raylar üstünde alelade bir tımarhane bu...
...tıklım tıkış vagonlarında vahşi bir itiş kakış; dumanında genzi yakan bir ihtiras kokusu...
Şüphesiz zamanla bu cinnet de ufukta yitip gidecek; lakin bizim için başka katar yok ömrümüzün içinden geçecek.
Görünen o ki kadınım, seninle biz, "hayat" denen bu metruk peronda, üzerinde adres yazmayan mektuplar gibi bekleşip, aşkımızı acılardan damıtarak yaşlanacağız.
***
Öyle bir çağdayız ki, insanoğlu geçen asır düşünü gördüğü "denizler altında 20 bin fersah" yolu katedip, "arzın merkezine" yaklaştıkça, uzaklaştı insanlığından...
Kalabalıklaştıkça arttı kayıtsızlığın ıssızlığı...
Her bineni ise bulayan sefil bir trenle onun borsadan başka tapınak, paradan başka tanrı tanımayan son yolcuları, kainatın raylarındaki şiiri, ilhamı, aşkı ezip geçti.
"Ah o gönül şarkıları" sustu önce...
Sonra, sevdaların ömrü kısaldı; tadı kaçtı hasretin, şehvetin harı söndü.
Sanal posta kutusu, mektubu öldürdü; bak, bir tek satır yok kalemimden sana kalacak.
Silinip gidiyor telefondaki aşk mesajları; "seni seviyorum," -ki amentüsüdür itiraf gecelerinin- parfüm sıkılmış plastik bir gül dalının teybinde tutsak...
Korkuyorum gülüm; "Seni seviyorum" desem sana, plastik kokacak.
***
A kadınım,
A hüznümün bahçesi!..
Görmem mi sanırsın; sesi kısık gözlerinin nicedir... dudakların buselere sağır...
Oysa ben, haykırmak için sesine, solumak için nefesine muhtacım.
Bilsen neler verirdim bakışlarından o kederi silebilmek, sana itimadın hazzını yeniden verebilmek için...
Lakin öyle bir tufana yakalandık ki, birbirimize kavuşmak için çekiştirdiğimiz kement boğuyor bizi...
Mübadele garında saadet ülkesine kesilmiş iki "açık" biletle mecalsiz bekleşiyoruz.
Kudretim olsa, seni bu harabe istasyondan kapar, koştukça yelelerinden takvim sayfaları uçuşan bir kısrağın terkisine attığım gibi, o çok sevdiğin ihtişam romanlarının mağrur asrına taşırdım.
Soyunurduk bütün o delik deşik kostümlerimizden, boyası akmış maskelerimizden... mecburi rollerimizden...
"Devamsızlık yüzünden" tarihten kovulmuş iki muzip çocuk gibi, azad olurduk kendimizden...
Benim boynumda alıçtan kolyeler, senin tebessümünde sümbülden gamzeler; çözüp dudaklarımızın mührünü, iççekişlerimizi toprağa gömer, her akşam ilk sana gülümseyen yıldızına ip dolayıp keyifle ayaklarımızı sallandırırdık dünyaya...
Dilimizde, "kavuşmanın tadını/ ayrılık feryadını" taşıyan bir şarkıyla...
Uşşak makamında...
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|