reken
Newbie
Offline
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 11
"Ben bir çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı"S. K
|
 |
« : Eylül 12, 2007, 12:08:31 ÖÖ » |
|
SEVGİLİ ARKADAŞLAR, HEPİMİZİN ÇOK BEĞENDİĞİ BİRTAKIM ŞİİRLER OLDUĞU GİBİ DÜZYAZILAR DA VARDIR. BU BÖLÜMDE BEĞENDİĞİMİZ, EDEBİ DEĞERİ OLAN, DÜZYAZI TÜRÜNDEKİ METİNLERİ PAYLAŞALIM İSTİYORUM. BİR ÖYKÜ, BİR DENEME, BİR MASAL, BİR RÖPORTAJ YA DA BİR ROMANDAN ALINTI... OKUMAKTAN VE DE PAYLAŞMAKTAN HAZ ALDIĞINIZ GÜZEL METİNLERİ YAZARSANIZ ÇOK SEVİNİRİM. KATKILARINIZ İÇİN ŞİMDİDEN ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM.
Sevdiğim bazı yazı ve şiirleri aşağıdaki adreste yayınlıyorum. ramazaneken.blogcu.com
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Eylül 26, 2007, 08:41:06 ÖS Gönderen: ahmet »
|
Logged
|
reken
|
|
|
reken
Newbie
Offline
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 11
"Ben bir çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı"S. K
|
 |
« Yanıtla #1 : Eylül 12, 2007, 12:41:17 ÖÖ » |
|
SEDEF ÇİÇEĞİ Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yasli ciftin durumu icler acisiydi. Adam inatci bakislarla suskun, Nine'nin aglamaktan iyice cukurlasmis gözleri ve keskin cizgileriyle bitkin bakislari süzüyordu etrafini...Ve Hakimin tokmak sesiyle sustu ugultu ve tok sesiyle, sözü yasli kadina verdi, hakim...
"Anlat teyze neden bosanmak istiyorsun...?" Yasli kadin derin bir nefes cektikten sonra bas örtüsüyle agzini aralayip, kisilmis sesiyle konusmaya basladi...
"Bu herif yetti gayri, 50 yildir bezdirdi hayattan..." Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manset yapan gazetecilerden birinin flasiyla bozuldu, kimbilir nasil bir manset atacaklardi, yasanmis 50 yilin ardindan...Cok sayida gazeteci izliyordu davayi, kadin neler diyecekti..Herkes onu dinliyordu.. Yasli kadinin gözleri doldu...Ve devam etti... "Bizim bir sedef cicegi vardi, cok sevdigim...O bilmez...50 yil önceydi.. O cicegi bana verdigi ciceklerin arasindan kopardigim bir yapragi tohumlamistim, öyle büyüttüm..Yavrumuz olmadi, onlari yavrum bildim...Bir süre sonra cicek kurumaya basladi. O zaman adak adadim... Her gece günes acmadan önce bir tas suyla suluycam onu diye...Iyi gelirmis dedilerdi...50 yil oldu, bu herif bir gece kalkip bir kere de bu cicegi ben sulayim demedi... Taki gecen geceye kadar...o gece takatim kesilmis..uyuyakalmisim...Ben böyle bir adamla 50 yil gecirdim... Hayatimi, umudumu herseyimi verdim...Ondan hicbirsey göremedim..Bir kerecik olsun, benim bildigim görevlerden birisini yapmasini bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim." Hakim, yasli adama dönerek ; "Diyecegin bir sey var mi baba" dedi. Yasli adam bastonla zor yürüdügü kürsüye, o ana kadar suclanmis olmanin utangacligini hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi. "Askerligimi, reisicumhur köskünde bahcevan olarak yaptim, o bahcenin görkemli görünümüyle büyümesi icin emeklerimi verdim... Elifimi de orada tanidim...Sedefleri de... Ona en güzel ciceklerden buketler verdim...O ciceklerle doludur bahcesi...Kokusuna taptigim perisan eder yüregimi...Ilk Evlendigimiz günlerin birinde boyun agrisindan onu hekime götürdüm... Hekim cok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kirec sertlesir, kötülesir dedi..Her gece uykusunu bölüp, uyansin, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun...lafim gecmedi... O günlerde tesadüf bu cicek kurudu...Ben ona gece sularsan gecer dedim..Adak dilettim...Her gece onu uyandirdim. Ve onu seyrettim... O sevdigim kadinin yavrusu bildigi cicekleri sularken seyrettim...Her gece o cicek ben oldum...Sanki...Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yastaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle... "Her gece O yattiktan sonra uyandim... Saksidaki suyu bosalttim... Sedef gece sulanmayi sevmez, hakim bey..Gecen gece de... Yaslilik.. Ben de uyanamadim.. Uyandiramadim...Cicek susuz kalirdi amma , kadinimin boynu yine azabilirdi... Suclandim..Sesimi cikartamadim..." O an Mahkeme salonunda hersey sustu... Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldi" diye yine yalnizca neticeyi haber yaptilar...
|
|
|
|
|
Logged
|
reken
|
|
|
|
gazel
|
 |
« Yanıtla #2 : Eylül 15, 2007, 07:25:33 ÖS » |
|
gerçekten çokgüzel teşekkürler 
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
neyzen17
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 5
|
 |
« Yanıtla #3 : Eylül 16, 2007, 12:40:15 ÖS » |
|
İlk bakışta insanın gözlerini dolu dolu yapsa da verilmek istenen mesajla olay örgüsü biraz tutarsız bence! En azından bu güzel hikayenin mekanı mahkeme salonu olmamalıydı diye düşünüyorum.
Teşekkürler hikaye için!
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
reken
Newbie
Offline
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 11
"Ben bir çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı"S. K
|
 |
« Yanıtla #4 : Eylül 17, 2007, 09:01:36 ÖS » |
|
Sevgili neyzen ve gazel 'teşekkür'leriniz için "teşekkürler!!!"
|
|
|
|
|
Logged
|
reken
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #5 : Eylül 22, 2007, 10:34:14 ÖS » |
|
Simdi sen "su" olduğunu düşün.
Su kadar özel, su kadar faydalı ve su kadar çok, tükenmez... İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çesmelerden dökül, ister göklerden yag, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsin. Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın... Unutma; Daha çok bagırdıgında daha çok dinlenmezsin... Gürültünün parçası olursun sadece!.. Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü; "su nasılsa burda, lüzum yok ki suyu kana kana içmeye" diye düşünürler... Aynen, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi! Ormandaki hiç bir hayvan, ırmagın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye kadar. Hepsi, hep sabahın en sakin anını bekledi; Suyun durgun yerlerini bulabilmek için. Gittiler ve sakin sakin ihtiyaçlarını giderdiler; Onlar için en uygun olan, kendi istedikleri zamanda... Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez... Ve su gibi hayat kaynagı oldugunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol; Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü degil!.. Sen bir su ol... Ama rahmet ol; Afet degil ! Su isen tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; Sana "felaket" denmesin! Su isen bir bardaga sıgabil ki; Damarlara giresin!.. Su; Yüce Mevla'nin insanlar için yarattığı en büyük nimetlerden biri... Unutma. Ve suya benzedigini unutma. Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi faydalı, su gibi lüzumlu ve su gibi bitmez-tükenmez oldugunu da unutma. Ayrıca su gibi sakin olabilecegin gibi, su gibi de "kıyametler" koparıcı olabilecegini unutma... Unutma; Senin isin rahmet olmak, afet degil! Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabilecegin. Küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, hayat verirsin çevrene. Ve yasayabilirsin dünya dönmesine devam ettigi müddetçe. Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen; korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi. Tercih elindeydi hep ve hep de "senin" ellerinde olacak... Ya tutmayı ögreneceksin dilini; veya hiç durmadan konustugun için, sadece bombos ve anlamsız sesler çıkartan birisi oldugunu zannettireceksin çevrendeki insanlara! Ama yapman gereken su, degil mi; Düsüneceksin ne zaman ne söyleyecegini. Düsüneceksin kimin dinleyip dinlemedigini, kimin anlayıp anlamadığını. Düsüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildigini... Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı oldugunu düsüneceksin... Ve konusmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun kelimeleri seçmeye çalışacaksın... Ahmak olmayan yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde oldugu halde, saatlerini kontrol ederek, vakit yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bindirecegin kişinin "kıyıya yanaşmasını" bekleyeceksin!.. Demeyeceksin; "Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.." Demeyeceksin; "Ben aklıma geleni aklıma geldigi biçimde söylerim. Karsımdaki de degil duymak, degil dinlemek,anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!.." Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın, ama maalesef degil... Agzını açıp "Şelaleden dökülen suyu" içmeye çalışan bir tavşan gördün mü hiç?.. Veya önüne çıkan agaçları dahi sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye ugrasan bir ceylan gördün mü? Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; Beyni olan her yaratık gibi! Hadi... Sen şimdi "su olduğunu" düşün, ve kendini "su gibi"hisset... Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı... Su gibi hayat kaynagı ve su gibi bitmez-tükenmez oldugunu hatırla... Ama yine su gibi "bir küçük bardagın içine"sıgdır ki kendini; Girebilmeyi ögren insanların damarlarına. Hayat ver... Vazgeçilmez ol!!..
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #6 : Eylül 22, 2007, 10:37:49 ÖS » |
|
İSTİFA MEKTUBU
Bu belge ile resmi olarak yetişkinlikten istifa ettiğimi bildiririm. Tekrar 8 yaşın tüm sorumluluklarını kabul etmeye hazırım.
Yağmur sonrası çamurlu sularda tahta parçası yüzdürmek, kayalarda yürümek istiyorum.
Çikolatanın paradan daha iyi olduğunu çünkü daha tatlı ve yenilebilir olduğunu düşünmek istiyorum.
Sıcak bir yaz gününde bir meşe ağacının gölgesinde oturup arkadaşlarımla limonata satmak istiyorum.
Hayatın daha basit olduğu zamana dönmek istiyorum.
Bütün bildiğin, renkler, çarpım tablosu ve ninniler ama bu kadar az bilmek seni rahatsız etmiyor çünkü ne bilmediğini bilmiyorsun ve umurunda da değil. Bildiğin tek şey mutlu olmak, çünkü seni üzecek veya kızdıracak şeylerden tamamen bihabersin.
Dünyanın adil olduğunu, herkesin iyi ve dürüst olduğunu düşünmek istiyorum.
Her şeyin mümkün olduğuna inanmak istiyorum.
Yaşamın karmaşıklığını unutup, yeniden küçük şeylerden fazlasıyla heyecanlanmak, zevk almak istiyorum.
Tekrar basit yaşamak istiyorum.
Günümün, bilgisayar arızaları, kağıt yığınları, üzücü haberler, bankada para olmadan ay sonunu getirme kaygıları, doktor faturaları, dedikodu, hastalık ve sevdiklerin kaybedilmesinden ibaret olmasını istemiyorum.
Aşkın varlığını (daha doğrusu yalan olduğunu) bilmek dahi istemiyorum.
Gülümseme, kucaklaşma, tatlı bir söz, doğruluk, adalet, barış, rüyalar, hayaller ve kardan adam yapmanın gücüne inanmak istiyorum.
İşte, çek defterim ve arabamın anahtarları, kredi kartlarımın ekstremleri,gelir belgelerim. Resmi olarak yetişkinlikten istifa ediyorum.
Eğer bu konuda benimle daha fazla konuşmak istiyorsanız, önce beni yakalaman lazım, çünküüüü; Ebeee, elim sendeeeee!
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #7 : Eylül 22, 2007, 10:43:50 ÖS » |
|
KEMANIN TELİ
Bu makale Houston Chronicle’dan alınmıştır.
18 Kasım 1995 günü, keman sanatçısı Itzhak Perlman, New York’ta, Lincoln Center’da ki Avery Fisher Salonu’nda bir konser vermek üzere sahneye çıktı. Eğer herhangi bir Perlman konserinde bulunmuşsanız bilirsiniz ki onun için “ sahneye çıkmak ” hiç de küçümsenecek bir başarı değildir. Çocukluk yılların da çocuk felcine yakalanmış olan Perlman’ın her iki bacağında da destekleyici aletler vardır ve ancak kol değneği yardımıyla yürüyebilmektedir. Onu sahne üzerinde her defasında sadece bir adım atabilmek suretiyle acı içinde ve yavaş yavaş yürürken görmek unutulmayacak bir görüntüdür. Ağrılar içinde ama ihtişamla yürümektedir, sandalyesine erişinceye kadar. Sonra oturur ; yavaşça koltuk değneklerini yere koyar, bacaklarında ki atellerin klipslerini açar, bir ayağını geriye iter, ötekini öne uzatır. Daha sonra yere eğilerek kemanını alır, çenesinin altına koyar, orkestra şefine başıyla işaret verir ve çalmaya başlar.
Şu zamana değin, izleyiciler bu rituele alışmışlardır. O, sahnenin bir ucundan sandalyesine doğru ilerlerken sessizce otururlar. Bacaklarında ki klipsleri açarken inanılmaz bir sessizlikle beklemektedirler. Çalmaya hazır olana dek beklerler.
Ancak o konserde bir şeyler ters gitti. Daha birkaç satırı çalmıştı ki kemanın tellerinden bir tanesi koptu. Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü, salonun bir ucuna tabancadan fırlayan kurşun gibi girmişti ses. O sesin ne anlama geldiği konusunda yanılmak imkansızdı. Ve bunun akabinde ne yapılması gerektiği konusunda da.....
O gece orada olan insanlar kendi kendilerine şöyle düşündüler :
“ Anlamıştık ki, yeniden ayağa kalkması, atelleri yeniden takması, koltuk değneklerini alması, yavaş yavaş sahne arkasına gitmesi veya yeni bir keman bulması ya da yeni bir tel takması gerekecekti ”
Ama o öyle yapmadı. Bunun yerine bir dakika kadar bekledi, gözlerini kapadı ve sonra Şef'e yeniden başlaması için işaret verdi. Orkestra başladı ve o kaldığı yerden devam etti. Ve daha evvel hiç görülmemiş bir tutku, güç ve saflıkla çaldı. Elbette herkes bilmektedir ki senfonik bir eseri sadece 3 telle çalmak imkansızdır. Bunu ben de bilirim, sen de bilirsin, herkes bilir. Ama o gece Itzhak Perlman bilmeyi reddetmişti. Onu parçayı kafasında modüle ederken, değiştirirken ve yeniden bestelerken görebilirdiniz. Bir noktada, telleri neredeyse yeniden tonlarmışçasına sesler çıkarmaktaydı kemanından, daha evvel hiç vermedikleri sesleri vermelerini sağlamak için....
Bitirdiğinde salonu olağanüstü bir sessizlik kapladı. Ve akabinde seyirciler ayağa kalktı ve tezahürata başladılar. Oditoryumun her yanından inanılmaz bir alkış patladı. Hepimiz ayaktaydık, bağırıyor, ıslık çalıyor, alkışlıyor, yaptığını ne kadar takdir ettiğimizi, beğendiğimizi anlatacak her türlü hareketi yapıyorduk.
Gülümsedi, yüzünden akan terleri sildi, yayını kaldırarak bizi susturdu ve böbürlenerek değil ama sessiz, güçlü, dingin bir tonla şöyle dedi :
“ Bilirsiniz, bazen de sanatçının görevidir, elinde kalanlarla ne kadar daha müzik yapabileceğini bulmak....”
Bu ne güçlü cümledir. Duyduğumdan beri aklımdan çıkmıyor. Ve kim bilir ? Belki de bu bir yaşam tarzıdır ( sanatçılar için değil hepimiz için ) Burada, tüm yaşamını bir kemanın 4 teli ile müzik yapmak üstüne kuran ve birden bire, bir konserin ortasında kendini sadece 3 tel ile bulan bir adam vardır. Öyleyse o da 3 tel ile müzik yapmayı seçer ve o gece yaptığı, sadece 3 telle yaptığı müzik, daha evvel yaptığı, 4 teli varken yaptığı her şeyden daha güzel, daha kutsal, daha unutulmazdı....
O zaman belki de bizim görevimiz, yaşadığımız bu sallantılı, hızla değişen, ürkütücü dünyada kendi müziğimizi yapmaktır ; önce elimizde olan her şeyle ; ve daha sonra bu artık imkansız olduğunda, sadece elimizde kalanlarla....
Jack Riemer
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #8 : Eylül 22, 2007, 10:48:09 ÖS » |
|
ÇAĞIMIZIN PARADOKSU
Bizler; Daha büyük binalara fakat daha kısa kulelere, daha geniş karayollarına fakat daha dar bakış açılarına sahibiz, çok harcıyor fakat az şeye sahip oluyoruz,çok alıyoruz fakat daha az eğleniyoruz.
Bizler; Daha büyük evlere fakat daha küçük ailelere, daha çok fırsata fakat daha az zamana, daha çok dereceye fakat daha az sağduyuya, daha çok bilgiye fakat daha az görüşe, daha çok deneyime fakat daha çok probleme, daha çok ilaca fakat daha kötü sağlığa sahibiz.
Bizler; Yasama yıllar ekledik fakat yıllara hayat veremedik.
Biz; Çok kayıtsız harcıyor, çok az gülüyor, çok hızlı araba kullanıyor, çok kısa sürede çok sinirleniyor, çok geçe kadar kalıp çok yorgun kalkıyor, nadiren okuyup çok televizyon seyrediyoruz.
Biz; Mülkiyetlerimizin sayısını katladık fakat değerlerimizi kaybettik.
Biz; Çok fazla konuştuk, kırk yılda bir sevdik ve çok sık yalan söyledik.
Biz; Hayati değil, nasıl yaşanacağını öğrendik.
Biz; Aya kadar gittik, geldik fakat yeni komşuyla tanışmak için caddeyi, koridoru geçmekte güçlük çektik.
Biz; İç dünyayı değil ama dış uzayı fethettik, biz çok şey yaptık fakat daha iyi değil, havayı temizledik ama ruhlarımızı kirlettik,atomu parçaladık fakat önyargılarımızı yok edemedik.
Biz; Daha çok yazıp daha az öğrendik, daha çok planlayıp daha az başarıya ulaştık.
Biz; Beklemeyi değil ama acele etmeyi öğrendik.
Biz; Daha çok gelire fakat daha düşük ahlaka, daha çok yiyeceğe fakat daha az doyuma, daha çok tanıdığa ama daha az dosta sahibiz, daha çok eforla daha az basarimiz var.
Biz; Daha çok bilgi depolamak, şimdiye kadarkilerden daha çok kopya üretmek için daha çok bilgisayar yaptık fakat daha az iletişimimiz var.
Biz; Sayı olarak çok fakat kalite olarak aziz.
Bugünler; Fast food ve yavaş sindirim, uzun erkek ve kısa karakter, haddinden fazla kar ve yüzeysel ilişkilerin günleri.
Bugünler; Dünya barışı ve yerel mücadeleler, daha çok dinlence fakat daha az eğlence,daha çeşitli yiyecek fakat daha az besin değeri olan günler.
Bugünler; Çift maaş ama çok boşanma, daha süslü fakat bölünmüş evlerin olduğu günler.
Bugünler; Hızlı gezintilerin, kullanıldıktan sonra atılan çocuk bezlerinin, bir gecelik aşkların, aşırı kilolu vücutların ve gülmekten, sessiz kalmaya ve öldürmeye kadar her şeye yarayan hapların günleri.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #9 : Eylül 22, 2007, 10:53:53 ÖS » |
|
Hayat: Çetele tutmak değildir.
Seni kaç kişinin aradığı, kiminle çıktığın, çıkıyor olduğun veya çıkacağın demek de değildir.
Kimi öptüğün, hangi sporu yaptığın veya kimlerin seni sevdiği de değildir.
Hayat ayakkabıların, saçın, derinin rengi değildir.
Nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.
Aslında hayat, notlar, para, giysiler, girmeyi başardığın yada başaramadığın okullar da değildir.
Hayat: Kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir. Kendin için neler hissettiğindir.
Güven, mutluluk ve şefkattir. Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.
Hayat kıskançlığı yenmek, önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.
Ne dediğin ve ne demek istediğindir.
İnsanların sahip olduklarını değil, kendilerini olduğu gibi görmektir.
Her şeyden önemlisi, hayati, başkalarının hayatini olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.
İşte hayat bu seçimden ibarettir!
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #10 : Eylül 22, 2007, 10:58:12 ÖS » |
|
Hayatim da ilk önce SEVMEYİ öğrendim,çünkü sevdikçe kendimi hissettiğimi öğrendim. AFFETMENİN ne olduğunu anladım ve affetmenin aslında yeni insanlar kazandırdığını gördüm..
Bir gün geçmişime baktım da PİŞMANLIĞIMDAN üzülmediğimi gördüm,bunları ben yaşadım çünkü....
Birisini HATIRLAMANIN aslında ufak bir telefon görüşmesi kadar basit olduğunu biliyorum artık!
Aslında BANA DEĞER VEREN İNSANLARIN çok yakınımda fakat gözlerimin hep uzaklarda olduğunu anladım..
Birisini kırdıktan sonra ÖZÜR DİLEMENİN aslında beni ben yaptığını anladım.
SEN BENİM İÇİN ÖNEMLİSİN kelimesinin verilecek en büyük hediye olduğunu buldum.
Bir yerden sonra KELİMELERİN mana ifade etmediğini biliyorum.
Sahilde yürür ve düşünürken birinin de beni DÜŞÜNDÜĞÜ duygusu beni sevindiriyor.
MUTLU OLMANIN aslında bir kedinin güzel bir anini yakalamak kadar basit olduğunu anladım.
KAÇIRDIĞIM FIRSATLARIN aslında bana yeni fırsatlar yarattığını gördüm.
Yıldızların benim için parladığını görmeyen gözlerim,gün geldi HAYATIMDAN YILDIZLARIN gömüldüğü maziyi unutması gerektiğini anladım!
GÖZLERİN kelimelerden daha önemli olduğunu ve yalan söylemediklerini biliyorum.
Hayatımda YANIMDA GÖRMEK istediklerimi yanımda göreceğim çünkü onların bana değer verdiklerini biliyorum.
TELEFONUN 160 karakterine üzüntünün,mutluluğun,yıkıntının sığdığını gördüm. YASAMIN YASAMAYA DEĞER OLDUĞUNU VE İSTERSEM MUTLU OLACAĞIMI ÖĞRENDİM...
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #11 : Eylül 22, 2007, 11:02:08 ÖS » |
|
Başarı deyince aklımıza farklı şeyler gelir.
Toplumun gözünde başarı;
İyi maddi gelir getiren bir kariyer,
Büyük bir ev,
Lüks bir arabadır.
Aslında bunlar başarılı olmanın tanımı değildir.
Aşağıda Ralph Waldo Emerson’un başarı tanımına kulak verelim:
Başarı;
© Sık sık gülmek ve çok sevmektir.
© Akıllı insanların saygısını ve çocukların sevgisini kazanmaktır.
© Dürüst eleştirmenlerin onayını almaktır.
© Sahte dostların arkadan vurmalarına dayanmaktır.
© Güzeli sevmektir.
© Herkesteki en iyiyi bulmaktır.
© Karşılık beklemeyi hiç düşünmeden kendiliğinden vermektir.
© Geride ister sağlıklı bir çocuk, ister kurtarılmış bir ruh, ister bir parça yeşil bahçe, ister iyileştirilen bir sosyal durum bırakarak dünyanın iyileşmesine katkıda bulunmaktır.
© Gönlünce eğlenmek ve gülmek,
© Kendinden geçerek şarkı söylemektir.
© Tek bir kişi bile olsa, birinin sizin varlığınızdan ötürü daha rahat nefes aldığını bilmektir.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #12 : Eylül 22, 2007, 11:04:46 ÖS » |
|
yazılar sayfasına dön Sonraki yazı >> << Önceki yazı
İSTEKLER
Bir ibret öyküsüdür bu. Bir imparator sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. "Dile benden ne dilersen" der. Dilenci güler ve "Sanki dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz." Diye yanıtlar. Kral alınır ve söyleşi koyulaşır.
-Pek tabii. Her dileğini yerine getirebilirim. Sen söyle hele; ne istiyorsun?
-Söz vermeden önce düşünün kralım. Dilenci sıradan bir dilenci değildir.
-Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir imparatorum. Yerine getiremeyeceğim hiçbir dileğin olamaz.
Bunun üzerine dilenci, çanağını uzatıp, "su çanağı herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?" diye sorar. İmparator kahkaha atar ve vezirine çanağı altınla doldurmasını emreder. Çanak dolmadan anında boşalmaktadır. Altınlar buhar olup uçmaktadır sanki. İmparatorun onuru kırılır. Bir dilenci çanağını dolduramadığı kulaktan kulağa yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır çanağa.Ne var ki çanağın dibi yoktur sanki. Yer, yutar ama içi bos kalır. İmparator yenik düşmüştür. Dilenciye yakarır:
"Tamam, sen kazandın. Dileğini yerine getiremedim ama ne olur bana çanağın neden yapılmış olduğunu söyle."
- Çok basit, diye yanıtlar dilenci. İnsan dimağından yapılmıştır. Yani insanin arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez olusu bundandır.
Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecan veren bir duygudur. Örneğin; bir hazine istersin... bir ev... bir kadın... Tek tek her birini elde ettiğinde, tümü anlamını yitirir. Neden? Çünkü beynin, aklin onları dışlar.
Güzel bir evin vardır ve artık istek uyandırmamaktadır. Heyecan, onu elde ettiğinde sönüp gitmiştir. Kadın yatağında, hazine kasandaysa, onlara erişmek için katlandığın yoğun istek yok oluverir. Gene boşluğa düşer, yeni bir istek aramak, bulmak zorunda kalırsın. İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek dilenci olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini arar ve bulursun. İsteğin bu yönünü kavradığında hayatinin dönüm noktasındasın demektir. Sürekli yolculuk hali iyi sonuç vermez.
Geri dön. Kendine gel. Seni mutlu edecek öğeleri dışında değil, kendi içinde ara!
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #13 : Eylül 22, 2007, 11:10:35 ÖS » |
|
Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın... "Nereden çıktın bu vakitte" dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında; "Gözünün dilini" bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı... Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. ihtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin. Kucaklamalı seni güvenli kolları, ...dalları bitkin basına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı... En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz... Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli. Alkışlandığında değil sadece, asil yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli. Övmeli alem içinde, bas basayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, "hak ettim" diyebilmelisin. Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi...
Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş... Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin. Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yas...
Böyle bir dostum var benim. Pek sik görmesem de hep yanımda olduğunu bildiğim, yalansız riyasız dertleşebildiğim. Kuşağımın en iyisiydi hilafsız... Beraber okuduk, birlikte koştuk son 20 yılın amansız parkurunu... Katılasıya ağladık, doyasıya güldük yol boyu... Ekmeğimizi ve acılarımızı bölüştük. Çocuklar doğurduk, büyükler gömdük. Sonunda yara bere içinde oraya buraya savrulduk.
Buluştuk geçenlerde... Bitaptı; kayan bir yıldız kadar ışıltılı, bir o kadar yorgun:
"- N'apıyorsun" diye sordum.
"- Seyrediyorum" dedi; "çaresizce, öfkeyle, şaşkınlıkla ama sadece seyrediyorum".
Seyrettiği; kuşağımızın en kötülerinin, pespayelik yarısında ipi ilk göğüsleyenlerin zirveye hak kazanmalarındaki akıl almaz gariplikti. İyiliğin ve ustalığın bu kadar eziyet gördüğü, kötülüğün ve yeteneksizliğin bunca ödüllendirildiği bir başka coğrafya var miydi acaba? Okuldaki ideallerimizden, gençlik coşkumuzdan söz ettik bir süre; tozlu raftaki bir kitabi yıllar sonra merakla karıştırır gibi... Ülkemizin kaderini değiştirmeye azimliydik mezun olurken; lakin karanlığını boğmaya yemin ettiğimiz ülke, karanlığına boğmuştu bizi... Pazarda görsek tezgahından meyve almayacağımız adamların cenderesinde bir ömür geçirmiş, tünelden çıkış sandığımız ışığın, üstümüze gelen kamyonun farı olduğunu çok geç fark etmiştik. Velhasılı ne sevebilmiş, ne terk edebilmiştik. Krizde geçmişti bütün gençliğimiz; ve şimdi çocuklarımıza tek devredebildiğimiz, çok daha ağırlaşmış bir kriz...
"- İşte" diye iç geçirdi kadim dostum, "...bunları seyrediyorum bir kenardan sessizce..." İşte en çok da böyle zamanlarda bir dostu olmalı insanın... Yıllarca ayni ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri... "Parkurun bütün zorluğuna rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmayız" diyebilmeli... İşsizliğin, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa, ama ümit var bir yazıyı, yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:
"Bunu da asacağız!
İmza: Bir dost!.."
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
çözümcü
|
 |
« Yanıtla #14 : Eylül 22, 2007, 11:14:06 ÖS » |
|
Güzel yazılar sayfasına dön Sonraki yazı >> << Önceki yazı
AMERİKALI
Amerikalı bir zengin işadamı, bir is seyahati sırasında küçük bir Meksika koyu kasabasına uğrar. Limanda gezerken, ağzına kadar balık dolu küçük bir teknenin içinde oturan bir balıkçı dikkatini çeker. Merakla yanına yaklaşır ve sorar,
"Merhaba, bu balıkları yakalamak ne kadar zamanını aldı ?"
Balıkçı, tümünü bir-iki saate yakaladığını söyler.
Yabancı adam bu kez, niçin daha uzun sure kalıp daha fazla balık yakalamadığını sorar.
Balıkçı, ailesinin geçimi için bu kadarının yettiğini söyler.
Amerikalı işadamı merakla balıkçıya kalan zamanını nasıl geçirdiğini sorar.
Balıkçı anlatır, "Geç vakit yatarım, sabah birazcık balık yakalarım. Sonra çocuklarımla oynarım, öğende de karim Maria ile biraz siesta yaparım. Akşamları, amigolarla beraber gitar calip şarap içeriz, eğleniriz. Dolu ve meşgul bir yaşantım var senyor."
Amerikalı gerinerek, "Benim Harvard'dan MBA'm var ve sana yardim edebilirim. balık tutmak için daha çok zaman ayırmalı ve daha büyük bir tekne ile çalışmalısın. Bu tekneden elde edeceğin gelirle daha büyük tekneler alırsın. Kısa surede bir Balıkçı filosuna sahip olursun. Böylelikle, yakaladığın balıkları aracılara değil doğrudan doğruya isleme tesislerine satarsın. Hatta kendi balık fabrikanı bile kurabilirsin. Balıkçılık sektöründe bir numara olursun." Ve Amerikalı devam eder, "Tabii bunları yapman için öncelikle bu küçük Balıkçı kasabasını terk edip Mexico City'ye, daha sonra Los Angeles'e ve en sonunda holdingini genişletebileceğin New York'a yerleşirsin."
Balıkçı düşünceli vaziyette sorar, "Peki senyor, bu anlattıklarınız ne kadar zaman alır ?"
Amerikalı yanıtlar, "15-20 yıl kadar."
"Peki bundan sonra senyor ?" diye sorar Balıkçı Amerikalı güler,
"Simdi anlatacağım en iyi tarafı! Zamanı geldiğinde, şirketini halka açarsın ve şirketinin hisselerini iyi paraya satarsın! Kısa zamanda zengin olup milyonlar kazanırsın !" "Milyonlar ?" der
Meksikalı, "Eee...sonra senyor ?"
Amerikalı, "Ondan sonra emekli olursun. Geç vakitlerde yatabileceğin küçük bir Balıkçı kasabasına yerleşirsin, istersen zevk için biraz balık tutarsın, çocuklarınla oynayacak, karınla siesta yapacak zamanın olur, akşamları da arkadaşlarınla şarap içip, gitar çalarsın. nasıl, mükemmel değil mi?
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|