|
ZAMANSIZIN
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #15 : Kasım 07, 2007, 05:55:11 ÖS » |
|
Linkleri sadece uyelerimiz gorebilir.Daha kaliteli bir hizmet icin uye olun, zaten uyeyseniz giris yapin. Uye ol yada Giris yapsakarya türküsü üstadın sesinden
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
ceylan
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #16 : Kasım 07, 2007, 10:42:52 ÖS » |
|
çok teşekkürler
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
GüL
|
 |
« Yanıtla #17 : Kasım 07, 2007, 10:49:51 ÖS » |
|
Üstad Necip Fazıl'ın Hayatı
Maraş'lı bir soydan gelen Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyük babasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Bahriye Mektebi'nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı.Lisedeki hocaları arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemal,Ahmet Hamdi(Akseki),İbrahim Aşki gibi isimler vardı.
İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra,Türkiye'ye dönüşünde Hollanda,Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Bir Fransız okulu,Robert Kolej,İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı,Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı(1939-43).Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.
Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken,annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı.Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra,Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı.Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü. Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur.Bohem hayatını en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz.Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar.Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür.Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak,Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.
Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü,çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir.Haftalık Ağaç dergisi(1936,17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur.Büyük Doğudergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi,163. maddeye aykırı bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu.Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır.Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı.1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük ilgi topladı.Başta İdeolocya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir.
1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981),Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almış beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.
Eserleri 1-Hikayelerim 2-Cinnet Mustatili 3-Bir Adam Yaratmak 4-Çile 5-Kafa Kağıdı 6-O ve Ben 7-Yunus Emre 8-At'a Senfoni 9-Para 10-Sahte Kahramanlar 11-Hazret-i Ali 12-Tanrı Kulundan Dinlediklerim 13-İhtilal 14-Moskof 15-Tohum 16-Aynadaki Yalan 17-Reis Bey 18-Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu 19-Babıali 20-Sosyalizm,Komünizm ve İnsanlık 21-Hitabeler 22-Peygamberler Halkası 23-İbrahim Ethem 24-Hesaplaşma 25-Esselam 26-Dünya Bir İnkilap Bekliyor 27-Hac 28-Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar 29-Türkiye'nin Manzarası 30-Çerçeve-I 31-Nur Harmanı 32-İman ve İslam Atlası 33-Müdafaalarım 34-Veliler Ordusundan 333 35-Benim Gözümde Menderes 36-İdeolocya Örgüsü 37-Mümin-Kafir 38-Senaryo Romanlarım 39-Çöle İnen Nur 40-Son Devrin Din Mazlumları 41-Öfke ve Hiciv 42-Sabır Taşı 43-Ulu Hakan II.Abdülhamid Han 44-Başbuğ Velilerden 33 45-Çerçeve-II 46-Konuşmalar 47-Rabıta-i Şerife 48-Doğru Yolun Sapık Kolları 49-Başmakalelerim-I 50-Tasavvuf Bahçeleri 51-Çerçeve-III 52-Namık Kemal 53-Hücum Ve Polemik 54-Rapor 1/3 55-Rapor 4/6 56-Rapor 7/9 57-Rapor 10/13 58-Yeniçeri 59-Reşahat 60-Başmakalelerim-II 61-Mektubat 62-Başmakalelerim-III 63-Çerçeve-IV 64-Gönül Nimetleri
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Kasım 07, 2007, 10:58:06 ÖS Gönderen: GüL »
|
Logged
|
edep Linkleri sadece uyelerimiz gorebilir.Daha kaliteli bir hizmet icin uye olun, zaten uyeyseniz giris yapin. Uye ol yada Giris yap
|
|
|
|
GüL
|
 |
« Yanıtla #18 : Kasım 07, 2007, 10:55:46 ÖS » |
|
Üstad Necip Fazıl'ın Vasiyeti
1-Bu vasiyet çoluk-çocuğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade,onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor.Başta gerçek Türk'ün ruh köküne bağlı yeni gençlik, şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert,kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes...Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerilerinde bir hakkım varsa,Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslam davasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese...
2- Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum.Bu bahiste bütün eserlerim,her kelime,cümle,mısra ve topyekün ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz "Allah ve Resulü;başka herşey hiç ve batıl"demekten ibarettir.
3- "Büyük Doğu Yayınları" kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun neşrettiği eserlerim arasında mukaddes ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laubali,dikkatsiz ve ciddiyetsiz,hürmet ve haşyetten mahrum ve ne varsa -isterse nokta veya virgül olsun-onları reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu,bundan böyle kendi idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum.İnşallah Hak bana onları dünya gözüyle bütünleşmiş ve tamamlanmış gösterir, arkamdan gelecekler de bu örneklere göre devam ederler,virgül oynatmaktan bile çekinirler.İslama pazarlıksız ve sımsıkı bağlanmadan önceki şiirlerim ve yazılarım arasında hatta küfre kadar gidenler ise,çoktan beri eser çerçevem dışına çıkarıldığı,herbirinden ayrı ayrı istiğfar edildiği ve çöp tenekesine atıldığı için nereden nereye geldiğimi göstermekte bile kullanılmamalı ve onlarla müminleri benden çevirmek isteyeceklere -çok denenmiştir- şu cevap verilmelidir: "Koca Hz.Ömer bile Allahın Resulünü öldürmeye davranmış ve peşinden bütün sahabilerin, derecede ikincisi olmak gibi bir şerefe ermiştir.Hiç ona bu ilk davranışından ötürü sonradan dil uzatan olmuşmudur? Belki o noktadan bu noktaya gelmekte faziletlerin en büyüğü vardır."
Eserlerim mevzuunda vasiyetim kısaca şu:İlk yazılarımdan birkaçı asla benim değil;sonrakiler de en dakik şeriat mihengine vurulduktan,yani nasip olursa tarafımdan bütünleştirildikten sonra benim...Bir kısmını şimdiden tamamlamış bulunduğum eserlerim üzerinde bu ölçüyü devam ettirmek ve en titiz murakabeyi sürdürmek borcu ise,mirascılarımın ve manevi mirasçım gençliğin...Ben öldükten sonra kim ve ne suretle eserlerimin üzerinde gizli bir tasarrufa kalkar da ölçüyü hafifçe bile olsa örselerse,tezgahını başına yıkınız! En büyük korkularımdan biri,nice müellifin başına geldiği gibi,ölümümden sonraki tahriflerdir.
4-Beni,ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi,İslami usullerin en incelerine riayetle gömünüz! Burada,umumi vasiyette de belirtilmesi gereken bir noktaya dokunmalıyım:
1935 yılında,Mürşidim ve Kurtarıcım Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerine, bir yazımı okumuştum.Bu yazı,kendilerini tanıdıktan sonraki dünya görüşüme ait olarak,zamanenin bize aykırı,meşhur bir gazetesinde çıkmıştı ve Türkün tarih muhasebesini İslami tefekkür noktası etrafında çerçeveliyordu. Yazıyı ellerine aldılar,kalem istediler ve üstüne öz elleriyle "altın ile yazılacak yazı"buyurdular. İşte hususi zarfında duran bu kesilmiş makaleyi,bütün eserlerimin tasdiknamesiolarak kefenime iliştirsinler...
5-Nasıl,nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir.Fakat imkan aleminde en küçük pay bulundukça,biricik dileğim Ankara'da Bağlum nahiyesindeki yalçın mezarlıkta, Şeyhimin civarına defnedilmektir. Elden gelen yapılsın...
6-Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malum... Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum...Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna...
7-Cenazemde, namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Nede, kim olursa olsun, kadın...Ve bilhassa, ölü simsarı cinsinden imam! Ve "bid'at" belirtici hiçbirşey!... Başucumda ne nutuk,ne şamata, ne medh,ne şu,ne bu...Sadece Fatiha ve Kur'an...
8-Mezarımda ilahi ve ulvi isim ve sıfatlardan ve benim beşeri ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak...Mevlid de istemem!... Onu,uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur'an...
9-Şimdi sıra en büyük dileğimde...Müslümanlardan,Eğer bu davada hizmetim geçtiğine inanan varsa,şunları istiyorum: Her ferdin,herhengi bir kifayet hesabına yanaşmaksızın,benim için "Necip Fazıl'ın kaza borcuna karşılık" niyeti ile bir günlük (Beş vakit) namaz kılması ve yine birgün oruç tutması... Mevtanın ardından, onun için kaza namazı Şafii içtihadında caizdir ve aynı içtihat Hanefilerce de rahmettir. Her ferdin,en aşağı yüz Tevhid kelimesi okuyup sevabının mislini bana hediye etmesi...70 bine dolması lazım...Bir de,üzerimde hakkı olanların bunu Allah rızası için helal etmeleri...
Ölünceye dek,üzerimdeki Allah ve kul haklarından mümkün olanını ödeyebilmek için elimden geldiği kadar cehdetmek azmindeysem de ne olacağını,nereye,hangi noktaya varabileceğimi bilmiyorum ve yardımı müslümanlardan bekliyorum. "Şey'en lillah"tabiriyle bana Allah için birşey veriniz!Yardımınızı esirgemeyiniz!
10-Allahı,Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!... Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız!
11-Benide Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!
|
|
|
|
|
Logged
|
edep Linkleri sadece uyelerimiz gorebilir.Daha kaliteli bir hizmet icin uye olun, zaten uyeyseniz giris yapin. Uye ol yada Giris yap
|
|
|
|
ikadir019
|
 |
« Yanıtla #19 : Kasım 11, 2007, 06:43:05 ÖS » |
|
Necip Fazıl, Namık Kemal hakkında ne düşünüyordu? Namık Kemal’in doğumunun 100. yılı, 1940’ta, büyük bir ilgiyle anılmış gibi görünüyor. O yıl içinde Namık Kemal hakkında yayımlanan kitap ve risalelere ve yapılan etkinliklere bakılırsa, böyle bu!..
Bunlardan biri ve galiba en önemlisi, Necip Fazıl Kısakürek’in, Türk Dil Kurumu Yayınları arasında çıkan ‘Namık Kemal’i. Kitabın giriş bölümündeki yazılardan anlaşıldığı kadarıyla Maarif Vekili [Milli Eğitim Bakanı] Hasan Âli Yücel, 1940 yılı Haziran ayı ortalarında Türk Dil Kurumu Genel Sekreterliği’ne bir yazı göndererek, ‘21 Kanunuevvel [Aralık] 1940 cumartesi tarihi[nin], Namık Kemal’in doğumunun 100’üncü yıldönümüne rastla[dığını], tekamül tarihimizde derin izleri bulunan Namık Kemal için bu vesileden istifade edilerek Kurumlarınca bir eser hazırlanmasını ve şairin şahsiyetini her bakımdan tebarüz ettirecek tetkikleri muhtevi olmak üzere bu eserin yıldönümü günü, münasip görülecek şekilde neşrini faydalı bul[duğunu]’ bildirmiş, bunun üzerine de Kurum, bu görevi Necip Fazıl’a vermiştir.
Necip Fazıl,1940 yılının yaz ve sonbahar aylarını, yoğun bir çalışmayla geçirmiş olmalı. Türk Dil Kurumu, Namık Kemal hakkında kitap yazma işini, Üstad’a en erken 15 Haziran’da vermiş olsa, o yılın aralık ayında yayımlanacak kitabın yayıma hazır hale getirilmesi için en çok beş aylık bir süre söz konusudur. Üstad, bu süre içinde kitabı tamamlamış ve kitap, üzerindeki tarihe bakılırsa, 1940 yılında yayımlanmıştır.
Kitabın başında, o tarihlerde Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri olan İbrahim Necmi Dilmen’in bir ‘Önsöz’ü var. Bu ‘Önsöz’de, Dilmen, ‘tarihin bu kadar büyük devrimi içinde yaşamış ve o devrimde kendi varlığının derin izlerini bırakmış olan ‘Namık Kemal’i, ‘şahsı, eserleri ve tesiri bakımından inceleme[nin] çok ince ve çok çetin bir çalışmaya bağlı’ olduğunu, ama Necip Fazıl’ın ‘pek az bir zaman içinde bu işi ‘hem tarihe, hem de bu alanda yer tutmuş kökleşmiş kanışlara [’kanaatlere’? H.Y.] karşı, hiçbir taraf tutmadan, yalnız gerçek vakaların ve eldeki eserlerin tanıklıklarına sadakat göster[ererek]’ başardığını bildirmektedir.
Pek iyi de, İbrahim Necmi Dilmen, Necip Fazıl’ın ‘yüksek araştırıcı ve belirtici kudretine hayranlığını’ belirtmiş olmasına rağmen, niçin ‘müellifin yüksek müsaadelerine dayanarak, kitabın bazı noktaları hakkındaki görüşlerini’, kitabın sonuna koymak gereğini duymuştur?! Cevabı basit: Necip Fazıl, Namık Kemal’in 100. doğum yıldönümü anısına çıkarılmış olan bu kitapta, Namık Kemal’e adamakıllı veryansın etmektedir de ondan! Namık Kemal’in şairliği, romancılığı ve tiyatro yazarlığı konusunda Necip Fazıl’ın yazdıkları gerçekten yenir yutulur cinsten şeyler değildir. Necip Fazıl’a göre, mesela ilk dönem, klasik Divan şiiri tarzındaki şiirlerinde Namık Kemal, ‘becerikli, fakat mutlaka şahsiyetsiz ve basit bir kopyacı’dır. Namık Kemal Divanı, başından sonuna kadar okunduğunda görülecek olan, onun ne ‘bir mizaç ve meşrep farikası’na, ne bir ‘duygu ve düşünce şahsiyeti’ ve ‘inşa ve mimari hususiyeti’ne, ‘hasılı onun öz şiir mayasını gösterecek, mücerret planda hiçbir ruh ve kafa ukdesi’ne sahip olmadığıdır.
Ya tasavvuf? Necip Fazıl’a göre, Saadettin Nüzhet [Ergun], ‘Namık Kemal’in mutasavvıfane ıstılahları havi olan manzumeleri, mesela Yunus’ta olduğu gibi, bir heyecanın mahsulü değil, nihayet bir taklid ve özentinin ifadesidir.’ şeklindeki değerlendirmesinde son derece haklıdır. Dahası, Saadettin Nüzhet, ‘bütün bu ıstılah ve klişe gürültülerinin hususi bir heyecan ve zevk mahsülü olmadığını, sadece taklid ve özenti ifade ettiğini sezebildiği halde, Namık Kemal için tasavvufta son noktaya varmış olmak iddiasına da yer vermektedir.’ Gelgelelim, ‘Saadettin Nüzhet’in tasavvufta Namık Kemal’i vardırdığı son nokta, kuru ilim ve ezbercilik noktasıysa, bunun bizzat hakiki tasavvuf ve şiirle alakalı bir şey olmadığını takdir etmesi icap etme[yecek midir]’? Gerçekten, yenir yutulur yanı olmayan, zehir zemberek eleştiriler! Bir 100. Yıl Anma Kitabı’nda, hiç de mutad olmayan, alışılmadık ve agresif bir söylem… Ne var ki, Necip Fazıl’ın Namık Kemal’e ilişkin olumsuz düşünceleri bunlardan ibaret de değil. Dahası da mı var, diyeceksiniz, öyleyse gelecek haftaya kadar sabredin, sevgili okurlarım, Üstad’ın Namık Kemal’i nasıl yerden yere vurduğunu göreceksiniz…
Üstad Necip Fazıl’ın 1940 yılında Türk Dil Kurumu yayınları arasında çıkan ‘Namık Kemal’ adlı kitabı, geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi, Namık Kemal’in 100. doğum yıldönümü anısına çıkarılmış olmasına rağmen, Namık Kemal hakkında hiç de hayırhah sayılamayacak görüş ve düşünceleri içeren bir çalışma.
Necip Fazıl, bu ‘anı’ kitabında Namık Kemal’e adamakıllı veryansın ediyor: Namık Kemal’in ne şairliği kalıyor, ne romancılığı ne oyun yazarlığı! Gazeteci Namık Kemal’i bir ölçüde değerli bulsa da, Necip Fazıl’ın, Namık Kemal hakkındaki kanaati şudur: ‘Yani, büyük duygu, büyük hayal, büyük şiir ve fikir sahibi bir hüviyet karşısında değiliz.’ Tiyatro oyunları, onun tiyatroyu pratik fayda sağlama amacının dışında ve ‘geniş edebiyat zemini içinde’ kullanma girişiminde bulunduğunda ‘hiçbir surette bahse değmeyecek kadar adi ve iptidai’ (sayfa 258); romanda ‘roman şuuruna bile malik olmayacak derecede namevcut’ (sayfa 277); ikinci devre şiirleri ile de, ‘saf ve büyük şiir üzerinde hiçbir şey bilme[yen]’ ve ‘öz hüviyeti ile şairlik üniforması arasında[ki]’ çelişki dolayısıyla da, ‘aslında şair olma[yan]’ biridir (sayfa 152). Tarihçiliğine gelince, Namık Kemal’in, ‘ilmi manada tarihçilikle zerre kadar ilişiği’ yoktur (sayfa 286)!..
Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in Türk Dil Kurumu’ndan Namık Kemal’in 100. doğum yıldönümü için hazırlanmasını istediği bu eserin yazılması işinin Necip Fazıl’a verilmesi, müsvedde önlerine geldiğinde Türk Dil Kurumu yöneticilerini, bu arada Genel Sekreter İbrahim Necmi Dilmen’i dehşete düşürmüş olsa gerektir. Dilmen, Necip Fazıl’ın metnini okudukça, herhalde, bir anı ve saygı kitabı olmak amacını taşıyan kitabın Necip Fazıl’a ihale edilmesinin ne kadar yanlış olduğunu dehşetle görmüş olmalıdır. Büyük ihtimalle mesele Hasan Ali Yücel’e de arz edilmiş ve anlaşıldığı kadarıyla, İbrahim Necmi Dilmen’in ‘Önsöz’ dışında, kitabın sonuna eklenecek ‘Notlar’ bölümüyle bir zeyl yazarak zevahiri kurtarmasına karar verilmiştir.
İbrahim Necmi Dilmen’in, zevahiri kurtarmak için büyük çaba harcadığı görülüyor. Necip Fazıl’ın metnine, sayfa numaralarına ilişkin çıkmalarla atıfta bulunarak ‘notlar’ düşüyor İbrahim Necmi Dilmen. Mesela, Necip Fazıl’ın Namık Kemal’in baba tarafından ceddinin Moralı Topal Osman Paşa, anne tarafından babasının Arnavut Abdüllatif Paşa olduğu konusundaki tesbitinin doğru olmadığını ima ediyor. Namık Kemal’e, oğlu Ali Ekrem Bolayır tarafından Osmanlı saltanat ailesine mensubiyet ve asalet atfedilmesinin Necip Fazıl tarafından önemsenmiş olmasını da, herhalde Cumhuriyet’in 17. yılında fevkalade sakıncalı bulmuş olmalı ki, İbrahim Necmi Dilmen, ‘Namık Kemal’e hiç de muhtaç olmadığı bir asalet vermek için padişah kızı büyükanneler, Sadrazam büyük babalar aramak çok lüzumsuz bir külfettir. Bunu [Namık] Kemal’in samimi demokrat ruhu değil, müneccim başı ve saray terbiyesinin bıraktığı tozlu izler doğurmuş görünür.’ demek ihtiyacını duyuyor.
1940’lı yıllar, Bilim Düşüncesinin ve Hümanizmin Cumhuriyet’e bir entelektüel arkaplan inşa etmekte öne çıkarıldığı ve ‘tozlu izler’in silinmeye çalışıldığı yıllardır. Dolayısıyla, Namık Kemal’in babası Mustafa Asım Bey’in, II. Abdülhamid’in müneccimbaşısı olması İbrahim Necmi Dilmen’i rahatsız etmiş olmalı ki, ‘Notlar’da şu açıklamayı yapmak durumunda kalıyor: ‘Namık Kemal her türlü boş inanlara [hurafelere H.Y.] […] isyan etmiş bir adamdı. Halbuki babası o boş inanlardan birinin […], Nücum (Astrologie) ilminin başı ve sarayın bir adamı idi. Bu yüzden baba ile oğul arasında bir anlaşmazlık vardı.’
Öyle görülüyor ki, İbrahim Necmi Dilmen, Necip Fazıl’ın Namık Kemal hakkındaki zehir zemberek eleştirilerinden çok, onun Namık Kemal’i kullanarak, alttan alta bir Osmanlılık, Asalet ve Hurafeyi öne çıkarma gayreti içinde olduğundan şüphelenip rahatsızlık, hatta endişe duymuş olmalıdır.
Necip Fazıl’ın ‘Namık Kemal’i, kitabın satırları ve elbette satır araları ile, 1940’lar Türkiyesi’nde nasıl yazıldığını ve elbette nasıl okunduğunu göstermek bakımından bir ‘semptom-kitap’tır!
Necip Fazıl’a, Namık Kemal üzerine, tek parti döneminde Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in emriyle Türk Dil Kurumu’nca hazırlattırılan kitap, gerçekten de, kitapçılık tarihinde ender rastlanan türde bir çalışmadır.
İki haftadır bu kitap üzerinde durmamın nedeni budur: Namık Kemal’in 100. doğum yıldönümü dolayısıyla ve elbette Namık Kemal’e saygı amacıyla yayımlanması düşünülen kitap, baştan aşağı Namık Kemal’i aşağılayan, onun şair, romancı, tarihçi ve fikir adamı olarak neredeyse beş para etmediğini kanıtlamaya uğraşan bir çalışma olarak yayınlanmıştır. Neden?
Olanları tahmin edebilmek zor değil: Zira Hasan Ali Yücel’in Türk Dil Kurumu Genel Sekreterliği’ne bu konuda gönderdiği yazının tarihi (14 Haziran 1940) ile, kitabın yayın tarihi arasında en fazla beş ay olsa gerektir. Bu tahminde bulunurken, Kurumun, kitabı yazma işini Necip Fazıl’a, Hasan Ali’nin yazısı alınır alınmaz verildiğini varsayıyorum. Kitabın, Namık Kemal’in doğum tarihi olan 4 Aralık gününe yetişmesi söz konusu olduğuna göre, Türk Dil Kurumu ve/veya Maarif Vekaleti’nin, Necip Fazıl’ın kitabı teslim ettiği tarihte (büyük ihtimalle, kasım sonu!), bu konuda yapacağı hiçbir şey yoktu! Ya kitabı yayımlamaktan vazgeçmek ya da bu haliyle, çarnaçar, yayımlamak durumunda olduklarını kestirmek için kâhin olmak gerekmiyor çünkü!..
Bir üçüncü ihtimal, kitaba, İbrahim Necmi Dilmen’in bir zeyl yazması olmuştur. Geçen haftaki yazımda da işaret etmiştim: Dilmen, Namık Kemal’in şairliği, romancılığı, oyun yazarlığı, fikir adamlığı konularında Necip Fazıl’ın zehir zemberek eleştirilerine, aynı kitapta cevap vermektedir. Tuhaf bir durum söz konusudur: İbrahim Necmi Dilmen, bir yandan, Necip Fazıl’ın yenir yutulur nev’iden olmayan ve eleştiri sınırlarını bir hayli aşan agresif sözlerine karşılık verirken, öte yandan da kitapta Necip Fazıl’ın 1934 sonrası ideolojik dönüşümüne, dolaylı yoldan bir karşı-tavır almak gereğini duymaktadır. Necip Fazıl’ın, Namık Kemal’i edebiyatçı olarak adam yerine koymayışını, Tanzimat’ın Batılılaşmacı ideolojisine muhalif duruşunu göstermek için bahane olarak kullanıyor olmasından mı kuşkulanmıştır İbrahim Necmi Dilmen?
Öyle görünüyor! Çünkü, kitabın sonuna konulan ‘Notlar’ında, Dilmen’in şu nev’iden cümlelere yer vermesini başka türlü izah etmek mümkün değildir: “Garplılaşma yolunda o günden bugüne pek geniş adımlar attığımız halde, son zamanlarda yeniden ölü geçmiş üzerine dönmek hevesleri doğduğunu görmek, şüphesiz Namık Kemal’in manevi varlığını üzen ve rahatsız eden bir şeydir.”
Anlaşıldığı kadarıyla, başta Maarif Vekili Hasan Ali Yücel olmak üzere Türk Dil Kurumu ve onun Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen, ‘Namık Kemal’ kitabını yazma işinin Necip Fazıl’a verilmesine bin kere pişman olmuşlardır. Bu pişmanlık, İbrahim Necmi Dilmen’in gerek ‘Önsöz’ünden ama daha çok, son söz yerine geçen ‘Notlar’ bölümünün neredeyse her satırından belli olmaktadır.
Üstad, hem Namık Kemal ve Tanzimat hakkında ağzına geleni söylediği kitabının telif ücretini alıp kemal-i afiyetle yemiş, hem de tek partinin kültür politikası ve o politikaya yön verenlerle (başta Hasan Ali Yücel, İbrahim Necmi Dilmen ve TDK), deyiş yerindeyse, dalgasını geçmiştir…
|
|
|
|
|
Logged
|
Vur şanlı silahınla,gönül mülkü düzelsin; Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
|
|
|
|
ikadir019
|
 |
« Yanıtla #20 : Kasım 11, 2007, 06:46:54 ÖS » |
|
AYTMATOV ESTETİĞİNİN GEÇMİŞE DÖNÜK ÜTOPİK/ POSTROMANTİK YÜZÜ
İmgelerden imaja, imajlardan yarı mitik ya da simgesel yönelimlere kadar geniş bir varlık alanını içerisine alan/kuşatan/özümseyen millî bilinç, yaşanılan zamandan kısmî kaçışlarla kendini anlamlandırmaya çalışır. Bu fenomen, bir başka deyişle de modern öncesinden başlayıp postmoderne kadar devam eden ulusal olanı reddediş psikozundan kendiliğinden kurtulma çabasıdır. Akılcılığı kabul etmeyen ya da olması gerektiği kadarıyla var eden ussal etik, zihinsel ve sosyal bir beyin otomatizmiyle ve post bir bakış açısıyla töreselliğe ve ulusal olana doğru tabiî olarak yönelir. Ulusal değerler, geçmişe yönelik yaratımlar, destanlar, masallar, halk anlatıları... vs, yaşatılma anında her ne kadar belirli bir ulusun duyuş tarzı, moral karakterleri hakkında belirgin fikirleri temsil etse de özünde taşıdığı ortak insan bilinci ve insancıl değerleri barındırır. Onlarla birlikte varolan toplumcu gerçekçilik, "...bir dünya görüşünün sanatsal üretimidir. Bütün bir yaşamı ve insan gerçeğini kucaklar"1 Toplumunun öncelikle birer ferdi, geniş anlamda ise birer dünya insanı ve dünyanın "an"dan memnun olmayan, kaçmaya meyyâl vicdanını temsil eden yazar, sanatsal güzelliğin, "...güzel bir tasarım"1 olduğu temel fikrinden hareketle metinsel gönderimlerini bu ortak duyuşun bizcil ve saf yoğunluğunun hizmetine sunar, açar. Yeni teknolojilerle, akılcılıkla, pozitivist ve pragmatist bakış açılarıyla küçülen dünya coğrafyasının varlık alanı; sınırlandırıcı fiziksel duyumlarıyla insanı sıkıştırmakta, onu sonsuz bir uzay ve kaos boşluğu içinde yıpratmaktadır. Kaotik düşünce birimlerini özleyen/arayan insan, bu uçsuz bucaksız varlık dehlizini geçmişeait mitik, yarı mitik çeşitli millî yaratılarla telafi ederek onun boyutunu yeni anlamlandırmalarla genişletmeye çaba harcamaktadır. Aytmatov'un ucsuz bucaksız denizde dört insanın varolma mücadelesini anlattığı "Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek" isimli povesti bu anlamda kalıcı bir eser olma iddiasındadır. Zamansal paradoksun eridiği/erittiği, saat denilen nesnenin günbatımlarına endekslendiği yapıt, her cümlesiyle insancıl oluşa ve öze göndermelerle doludur. Bir homo sapiens sapiens (Bildiğinin Bilincinde Olan) olan insan, hayatının reddedilemez dayatılarını; "...bir beden ve bir usu bir arada yaşamakla sorumlu, kendine ait olmayan bir kararla, kendi seçimi dışında bu oyuna sokulmuş ve hâlâ yaşayabilen..."3 bir üst-varlık olarak da onu, bireysel yok oluşlarının nevrotik acılarını, ulusal değerlerle canlandırmaya/ hafifletmeye yöneltmektedir. Sıradanlıktan, alışılmıştan sıyrılış; metinsel gönderimlerin özünde daha geniş, evrensel ortak duyumlara açılabilmektedir. Aytmatov tarzında ise geçmiş, an ve geleceğin zaman çizgisinde bunalan insanın, varlık sebepleri ve ortak duyumlarına dair izler daha da belirginleşir. Mitoslarla desteklenen bu üst-zaman kurmacısı kendini ya; "...toplumsal yaşamın yönelmiş olduğu telos ya da sonucun bir düşsel görüntüsünü çizen ütopya..."4 ile gerçekleştirir, anlamlandırır. Bu iki farklı toplumsal yönelim geçmiş değerlerin ifadesini geleneksel yaratılarla daha da kuvvetlendirir. Cengiz Törökuloviç Aytmatov, Marksist estetiğin ve büyük Sovyet yazarlarının belli oranda etkisinde yetişmesine rağmen, ilk çocukluk yıllarından itibaren aldığı kendi ortak duyuşunun öz birikimlerini, yapıtlarının temel mantığına yerleştirmeyi ihmal etmemiştir. Bakış açısı; "...biz geçmişin manevî hazineleri üzerinde dikkatle durmalıyız. Maddî şeyler kültür seviyesini arttırmaz."5 cümlesiyle özetlenebilir. Yazarın tavrı eşyanın, nesnenin kaybolan, eskiyen yüzünü, insancıl olanın zenginliğiyle ve de şiirsel bir duyarlılıkla yenilemek, yeniden yapılandırmaktır. Küçük ve geleneksel formlardan; "...kapalı kültür değerlerinden, yapıtlarına yerleştirdiği geleneksel motif, mitik ve anlatılarla bütün dünyaya mesajlar verebilmiştir."6 Dünyanın sanatsal yetisinin kimlik değişimlerini elinde tutan batı yazını; kendi sosyal ve bireysel bunalımlarıyla sanatsal yaratılarını aynı düzlemde çözümlemeye çalışmaktadır. Birbiri ardınca gelen ve de kendinden öncekini reddetme dürtüsüyle ortaya çıkan, fakat çoğu zaman bunu başaramayan ekoller, -izmler, çareyi, sonyaratıları olan "postmodern"in genel kabul görür kurallarına teslim etmede bulmaktadırlar. Aslında bir önceki kabullenme olan modernizm; "...total bir kopma hadisesi değildir; asıl kopma modernizmin kendi bünyesindedir; geleneksel dünyadan, mitten, mitolojiden, felsefeden, moral değerlerinden kopma..."7 Bu açıdan bakıldığında da postmodernizm, belki bir geriye dönüş, zamanı geriye doğru sarma olayıdır. Aytmatov tarzının belirgin noktalarından birisi de budur. Yeni yapılanmaların, politik oluşumlar/çözülmeler/ yok oluşların yoğun bir şekilde yaşandığı bu yüzyıl; dünya, hayat, insan ve gerçek gibi kavramların tanımının yeniden oluştu(ruldu)ğu yeni hayatı(bireysel), yeni insanı(evrensel) ve üst gerçeği(postmodern) ortaya atmış, insanın bireysel kıyametini kopararak; onun korumasız bir ortamda bulunduğu savını çürütme çabasına girmiştir. Bir nevi post romantizm sayılabilecek bu bakış açısı da Aytmatov'u ulusala, hatta yöresele doğru uzanan ancak içerisinde "insani öz"ü taşıyan evrensel bir anlayışa yöneltmiştir. Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek'in yazılma esprisini anlatan yazar o povestin şahsında eserlerinin ortak noktasına dair de ipuçlarını vermektedir: "...herkesin başına gelebilecek bir olay aldım, kendi felsefemin içine oturttum. İnsanın "evrensel" özünü yakaladım. Her usta yazar... beşerî olanı, bütün insanlar arasında müşterek olan noktayı yakalar ve o noktayı hedef alarak eserlerini kaleme alır."8 Şimdi baştan beri izah etmeye çalıştığımız geleneksel anlatımın izlerine dair bilinçli yönelimleri kısaca örneklemeye ve desteklemeye çalışalım. Yazarın mitik, yarı mitik yaratılarla ilk teması çocukluk yıllarına kadar uzanmaktadır. Belli bir yaşa kadar Kırgız kültürünün ilk çıkış noktalarından birisi olan Şeker Köyü'nde kalan yazar, çeşitli uğraşları neticesinde geleneksel kültürün var olma sebeplerini görebilmiş ve onları zihninde ileride kaynak durumuna getirecek normlara dönüştürebilmiştir. Bu konuda Kırgız geleneksel kültürünü iyi bilen büyükbabasının öğretilerinin de geniş tesiri vardır. Toplumunda töresellikten Tanrısala doğru bir basamak şeklinde var olan Manas destanı da yazarın geçmişe dönük ütopik yüzüne yeni boyutlar katmaktadır. Geleneksel varlık katmanları, böylece yöresel yaşayan insanın moral değerlerini işleyerek, üst anlamda evrensel "tipik insan"ın duyumlarına tercümanlık edebilir hale getirmektedir. Toplumsal otokritiğin ve özlemlerin sahnesinde devleştiği Manas, destan olma kimliğinin çok ötesinde yerel anlamda Kırgız insanın, evrensel manada ise insanlığınortak varlık alanlarına ve duyumlarına bizi yönlendirmektedir. Onu, "Destan sanatının şaheseri"9 olarak nitelendiren yazar, pek çok anlatısında bazen simgelerle, bazense doğrudan doğruya Manas destanının taşıdığı Kırgız ruhunun evrensel kuşatıcılığını, bize hissettirir: "Biz bu destana babalarımızın, bütün ecdadımızın seslerini verdik. Bu sesleri hep duyacağız. Çok eski zamanlarda buraları terk eden kuşların uçuşunu, nice zamandır artık toprağı dövmeyen toynakların sesini, savaşta ölen batırların naralarını, ölenler için yakılan ağıtlarımızı duyacağız. Bu destan, yaşayanların övüncü, hepimizin övüncü için, geçmişi canlandıracak, gösterecektir..."10 Maddesel değerlerin sonlu ve yok olmaya meyyal yapısı, moral değerlerinin canlı örneklemelerini belirginleştirmektedir. Bir özleyişin anlatımı olan destanlar, yarattıkları yarı-mitik ya da yarı gerçek kahramanlar aracılığıyla içinde bulunulan "an"a evrensel göndermeler de bulunur. Özellikle toplumlarda sosyal çöküşün yaşandığı zaman dilimlerinde bu "an"a olan özlem sıklıkla artar. II.Dünya Savaşı'nın yarattığı çeşitli problemlerini anlatma ana temine bağlı bir povest olan, Erken Gelen Turnalar (Sultanmurat)'da, yazar kahramanlarını dar kişiliklerinden sıyırarak, bir üst zaman diliminde mitiksel bir düzlemde Manas'ın karakteriyle buluşturmaktadır; "...Karşılarındaki bu savaşçı sanki Manas idi. Kır saçlı, zırhlı, heybetli Manas. Ve kendileri de onun sadık, yiğit batırları."11 Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek, Aytmatov tarzının en önemli povestlerinden biridir. Varlık içinde yine aynı varlığın yokluğundan ölen üç insanın trajik öyküsünü anlatan yazar, dünyanın yaratılışına dair mitolojik motiflerle üst zamansal bir boyutta anlamı belirginleştirir. "...Ta başlangıçta, başlangıçların başında, doğada kara diye bir şey yoktu... Her yer sularla kaplıydı."12 şeklinde başlayan satırlar, sonrasında karanın, bitki ve hayvanların, sonunda ise insanın yaratılışıyla devam eder. Hem gücü hem güçsüzlüğü bir arada barındıran insan, doğaya karşı çoğu defa kazanmasına rağmen povestte ona yenilir. Böylece anlatımın trajik örgüsü de hazır hale getirilmiş olur. "Mankurt" önceleri nesnel bir isim olarak sadece, Boranlı İstasyonu'nda geçmiş-gelecek-an düzleminde ele alınan kompleks problemleri çözme uğraşındaki insanın, bir gününü anlatan bir kavramdı. Gün Uzar Yüzyıl Olur'da yer alan bu kelime daha sonra Nayman Ana Efsanesi ile birlikte, romanın karşı güç grubunda yer alan birnorm karakter olan Sabitcan'ın kimliğinde terimselleşmiş ve büyük bir kitlenin adı olmuştur. Anlamını kendisi belirleyen toplum, onu; "...bugün duygusuzlaştırılmış, belirli bir dava için mücadele eden fakat neyi ne için yaptığını bilmeyen, şuursuzca kendine verilen emirleri yerine getiren insanlar..."13 topluluğunu anlatır duruma getirmiştir. Aslında bu terim Aytmatov'un 1940'lı yıllarda Stalin'le başlayan rejime karşı, kimi zaman simgesel, kimi zaman sembolik düzlemde yürüttüğü mücadelesinin sonuç bildirgesidir. "Mankurt"; siyasal, sosyal anlamda kimliksiz/kişiliksiz insan topluluklarının genel adıdır. Mankurt'un en büyük düşmanı ise bireysel yaratının gücü ve geçmiş anların mitik izdüşümlerine yönelimdir. Yani Mankurt, insancıllığı var eden temel özelliklerin de karşısındadır. Povestlerde geleneksel anlatımları yazar genelde yaşlı karakterlere yüklemektedir. Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek'te Emrayin'e hayatta kalma direncini aşılayan 'Mavi Yarasa' imgesinin anlatıcısı Orhan Ata'dır. Aynı tip Elveda Gülsarı'da 'Yaşlı Avcı' anlatısıyla Tanabay kimliğine girerken; Beyaz Gemi'de ise Mümin Dede'nin kişiliğinde belirginleşir. Bütün anlatıların ortak noktası; bizcil, insancıl ifadeleri geçmişe ait göndergelerle zamanın sınırlandırıcılığından kurtararak boyutsuzlaştırmak ve bir üst zamanda mitik bir duyumla hemhâl edebilmektir: "Ve masallar yok oldular. Dağlar boşaldı... Derken, ömründe hiç masal görmemiş insanlar dünyaya geldi."14 Gün Uzar Yüzyıl Olur'da bulunamayan, halk arasında derlemeler yapan Abutalip Kuttubayev'in KGB'yle olan mücadelesini anlatan öyküsü, Cengiz Han'a ait bazı ortak ifadelerle birlikte yayınlanmıştır. "Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır."15 cümlesiyle aktarılan sadist bakış açısı, anlatımda aşka dair kavramlarla bile yumuşatılamamıştır. Yüzbaşı Erdene ile Togulan isimli bir kadın nakışçının birbirine olan aşkı, çocuklarının varlığına rağmen, dünya hâkimiyetini arzu eden Cengiz Han'ı çileden çıkarmıştır. Gök Tanrı'nın onu kutsadığı simgesel bir motif olan "Bulut", bu yok edişle kaybolmuştur. Sevginin her şeyin üzerinde olmasına dair evrensel kimlik gücünü bir kere daha ispatlamıştır; "...gökyüzüne bakarken güneş yüzüne vurmasın diye elini alnına koyuyor ve elleri titriyordu. Yoktu! O Küçük bulut başının üzerinde görünmüyordu artık... O küçük beyaz bulut Büyük Han'ı terk etmişti artık."16 Küçücükbir bulutun Büyük Han'ı terk etmesi aynı zamanda bireysel kıyametin kopuşunun da ilk işaretidir. Eserin esas teminde öne çıkan totalitarizm ve aşk kontrası, zaman boyutunda farklı normlardaki iki insanın yargılanma sürecini başlatmaktadır: "Totalitarizm, her devirde aynıdır, bu bakımdan Cengiz Han'la Stalin arasında büyük bir fark yoktur... Cengiz Han'a Küsen Bulut efsanesi özünde 'evrensel' bir boyut taşımaktadır."17 Zaten sanat eserinde de aslolan "evrensel bir boyut"u yakalamak değil midir? Gittikçe daralan/daraltan ve maddesel elemanlara yönelen dünyanın biraz da zorlamayla ürettiği suni ekollerin; postmodernizm, sürrealizm, anti-art sanat...vs., açtığı alanda Aytmatov'un eserleri, farklı duyuş ve anlatım tarzıyla yıllardır süregelen klasik ve yeni bir soluktur. Cengiz Aytmatov'un eserleri; dar anlamda Kırgız insanın, geniş anlamda dünya Türklüğünün, evrensel anlamda ise insanlığın ortak/ paylaşılabilir duyumlarına geleneksel anlatımlarıyla kaynaklık etmekte, "insani öz"le ilintili yaratılarını geçmişin geleceğe dönük aydınlık yüzüyle cevaplamaktadır.
|
|
|
|
|
Logged
|
Vur şanlı silahınla,gönül mülkü düzelsin; Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
|
|
|
|
ikadir019
|
 |
« Yanıtla #21 : Kasım 11, 2007, 07:03:50 ÖS » |
|
Necip Fazıl Kısakürek…
*Üstad hakkında bir gün karşıt görüşlü bir yazar ağzına geleni yazar... Neyse konudan haberi kısa süre sonra olan Üstad; O Yazar alsın da kalemini en münasip yerine soksun der… Vay sen misin bunu diyen diye… Malum kişi Üstadı mahkemeye verir… Gün gelir mahkeme kurulur… Hâkim karşısına gelen taraflardan. Önce Bizim karşıt görüşlü diyeceklerini der… Hâkim üstada dönerek hakkında bunlar söyleniyor sen diyeceksin. Üstad; Hâkim Bey Bir yazar için kalemini sokacağı en münasip yer Cebidir. Ancak başka bir yer biliyorsa ben orayı bilmem. Karar: dava düşer
--------------o-o-o-o-o-o-o--------------
*Bir gün kendisine, bir dostu: -Üstad, dünyada iki büyük şair var, demiş. Necip Fazıl’ın tepkisi şu olmuş: -Öteki kim?
--------------o-o-o-o-o-o-o--------------
*Üstad'a yapılan bir saygısızlık ve ağır karşılığı... Üstad Necip Fazıl Kısakürek bir gün konferans verirken salonda bulunanlardan birisi kürsüye salatalık fırlatır. Salatalığı eline alan Necip Fazıl salondakilere dönerek: "- Birisi kimliğini göndermiş, kiminse gelsin alsın" der. --------------o-o-o-o-o-o-o-------------- *Necip Fazıl’la yakınlığı ve dostluğu olan Prof. Ayhan Songar, Üstatla bir sohbeti sırasında, televizyonda yaptığı programı seyredip seyretmediğini sormuş. Necip Fazıl: — Gördüm, demiş. Ayhan Songar: — Tabii beğenmediniz, diye eklemiş. Necip Fazıl afallamış: — Nereden anladın? — Çünkü siz yapmadınız... --------------o-o-o-o-o-o-o--------------
*Değerli arkadaşlar aşağıda Üstad'ın bir anısını okuyacaksın, güler misin? Ağlar mısın tarzında her şey… ÜSTAD anlatıyor: Sınıfın sessizliği... Bir aralık Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocalığım oldu, Kültür dersi hocalığı. Girdim sınıfa. Sınıfım gayet enteresan, hepsi kibarzade Galatasaray mezunu malum tipler. Karşılıklı oturduk. Talebede usuldür, hocasını imtihan eder, Hoca da talebesini. İki taraf evvela bir göz düellosu yapar. Konferanslarda da aynı şeydir. Evet; sınıf konuşmamı bekliyor, sesime kadar merakta. Şöyle bir yoklama yaptım; döndüm dedim ki: “Çocuklar garibinize gidecek ama sorayım; İslâm’ın kaç mezhebi vardır? Bunu bana söyleyecek var mı?” “Tıss.” “Hayret” dedim. Yahu fenalaşıyorum, hepiniz Müslüman çocuğusunuz; hepsi mezhep ismi istiyorum o kadar. Bir müddet sonra –şimdi gülenler ağlasın- bir delikanlı kalktı: “Efendim müsaade ederseniz ben söyleyeyim!” dedi. “Şimdiye kadar niçin söylemedin?” diye mukabele ettim. “Sebebi var efendim!” “Söyle!” dedim. Söyledi kek tek. Sordum: “İsmin ne?” “Dimitro” Buyurun! Hayâsından da önce Müslümanların cevabını bekliyor. Bakın inceliğe. “Tüh suratınıza” dedim; “Utanmazlar!”
--------------o-o-o-o-o-o-o--------------
*Kayseri'deydik, Büyük Doğu teşkilatında... Bir adam getirdiler, " Şununla iki kelime konuş!" dediler bana... Adam geldi. Elinde sigara, Ramazan günü... Anladım ne tip olduğunu... Hitap ettim: "- Sigaranı at da öyle gel karşıma!" Gayet ucuz bir formülü vardır bu işin... Günün hemen bütün formülleri gibi... O da aynı şekilde cevap verdi: "- Allah'ın bildiğini kuldan niye saklayayım?" Bu umumî formül... Devam ettim: "- Allah senin tenasül aletin olduğunu da biliyor. Niye saklıyorsun?" Bozuldu, kala kaldı, hiçbir şeye aklı eremedi. "- Senin bu susman mağlûp olman değildir. Şimdi seni mağlûp edeyim dedim; Allah'ın bilmediği bir şey olabilir mi? O her şeyi biliyor. Yalnız senin, Allah'ın bildiğini, yalnız ondan af dileyerek ona tahsis etmen ve onun bildiği şeyi ortaya açıkça, hayâsızca dökmemeni gerektiren bir fakülteye malik olman lâzım... Sen bundan da mahrum bir bedbahtsın!" Necip Fazıl Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu isimli konferansından iktibastır...
--------------o-o-o-o-o-o-o--------------
*Mahkemede hâkim, Necip Fazıl'a: - Bak, der. Seni bundan böyle bir daha huzurumda görmeyeceğim, öyle değil mi? Necip Fazıl sorar: - Hâkim Bey, yoksa istifa mı ediyorsunuz? --------------o-o-o-o-o-o-o--------------
*Bir gün bir komünist güya düşünme istidadında biri, bana dedi ki: "-İslam'ı takdir ediyorum, her şeyiyle harika..." "-Eeee!" "-Ama iktisadi doktrini yok!" O komüniste dedim ki: "-Sana birşey söyleyeceğim şimdi, her şeyi anlayacaksın. Tıpkı bir elmadaki erimiş lezzet gibi... İslam’da bütün iktisadi dava(ama onu çözebilmek, lifini bulabilmek lazım...)maden suyunda demir gibi; bünyede erimiş olarak mevcuttur. Ne mutlu onu görebilene! "Beninki benim, seninki de senin!" Bu ŞERİATTIR. İkincisi "Seninki senin, benimki de senin!" Bu TARİKATTIR. Üçüncüsü:"Ne seninki senin ne benimki benim... Her şey Allah'ın…"Bu da HAKİKATTIR. Komünist muhatabım o kadar tahassüs sahibi oldu ki, gözleri yaşla doldu. Fakat ne inceleyen, ne soran, ne ayıklayan, ne bakan, ne eden var bu memlekette. Sadece mağrur bir cehaletti.
--------------o-o-o-o-o-o-o--------------
*Üstad Yenilgi ve mağlubiyeti kabul etmezdi. Bir gün bir tren istasyonunda onun sinirli sinirli gezdiğini gören bir hayranı (bazı rivayetlere göre onu sevmeyen biri) sorar: - Ne oldu Üstad, treni mi kaçırdınız? Üstad böyle bir ithamı kabul eder mi? Treni kaçırmak bir eksiklik, bir yenilgidir. — Kovdum gitti, der.
--------------o-o-o-o-o-o-o--------------
*Bir gün Necip Fazıl, bir üniversitede konferansa katılmış... Çıkıp her zamanki gibi Din ve Allah kavramı hakkında konuşmuş... Konuşması bittikten sonra, onunla karşıt görüşlü olan bir Profesör, Necip Fazıl'a 'Siz önceden çıkıp farklı şeyler söylerdiniz, şimdi ise o sözlerinize çelişen şeyler söylüyorsunuz... Yazdığınız şiirler hala ezberimdedir... Bu ne demek oluyor? ' Necip Fazıl'ın cevabı meleklere parmak ısırtacak bir cevap olur 'Benim geçmişim bir çöplüktür ve çöplükleri sadece köpekler kurcalar'
--------------o-o-o-o-o-o-o--------------
*Necip Fazıl vapurla Karaköy'e geçerken, yanına biri yaklaşıp: "Üstad", diye sormuş "Peygamberlere ne diye gerek duyuldu, biz kendimiz yolumuzu bulabilirdik." N. Fazıl, okuduğu kitaptan başını kaldırmadan: "Ne diye vapura bindin ki, yüzerek geçsene karşıya" cevabını vermiş. (Cagriweb'den alıntıdır, yanılmıyorsam Üstad bunu "O ve Ben" isimli kitabında veya herhangi bir konferansında anlatmıştı.)
--------------o-o-o-o-o-o-o--------------
*Bir gün, Necip Fazıl hoşlanmadığı birisiyle yemek yemek zorunda kalmış. Yemek için bir lokantaya gidip, normal bir masaya oturmuşlar. Garson siparişleri almak üzere masalarına gelip; -Hoş geldiniz efendim, ne alırsınız, ne arzu etmiştiniz? Diye sorar. Necip Fazıl ile yemeğe gelen adam siparişini verir; -Pilavın üstüne et! Bunun üzerine garson Necip Fazıl dönerek siparişini sorar; Üstad da şöyle der; -Benim, pilavın üstüne etme!
--------------o-o-o-o-o-o-o--------------
*Necip fazıl Kısakürek, sakal bırakmaya karar verir ve bırakır. Sakallı halini görenler şaşırırlar. Hatta bazıları hakaret etmek bile ister. Fakat üstad bu. Hiç lafın altında kalır mı? Adama laik olduğu cevabı verir. Üstadın sakallı halini gören biri, üstada hakaret etmek için karşısına geçip sakallı halini kastederek; -“Yahu Maymuna dönmüşsün!” der. Bu söz üzerine üstad adama haddini bildirir: -“Öylemiii, peki o zaman arkamı döneyim...
--------------o-o-o-o-o-o-o--------------
|
|
|
|
|
Logged
|
Vur şanlı silahınla,gönül mülkü düzelsin; Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
|
|
|
|
ikadir019
|
 |
« Yanıtla #22 : Kasım 11, 2007, 07:06:33 ÖS » |
|
Çile
"Tekke şiirimizin verilerini modern Fransız şiiri ölçüleriyle değerlendiren, şiirlerinde soyut insanın evrendeki yerini araştıran; madde ve ruh problemlerini, iç alemin gizli duygu ve tutkularını dile getiren Necip Fazıl; dinç ve oturmuş bir dil, mazbut ve sağlam bir teknikle yazdı." Behçet Necatigil Necip Fazıl Kısakürek, insan ruhunun mistik-trajik dehlizlerinde cesurca dolaşmış, kendi "Poetika"sını yazmış bir şair olarak modern Türk şiirinin, fikir ve dava adamı kimliğiyle de Türk düşünce hayatının baş aktörlerindendir. Çile, şairin yıllar içinde bütün şiirlerini ayıklayarak, düzelterek, sıralayarak oluşturduğu -altmış yılı bulan şiir serüveninin verimlerini kendi kurduğu bir yapı içinde topladığı- bir başyapıttır. Baş eser… 1925'de "Örümcek Ağı", 1928'de "Kaldırımlar", 1932'de "Ben ve Ötesi", 1953'de "Sonsuzluk Kervanı" ve 1969'da "Şiirlerim" ismiyle yayınlanmış şiir kitaplarının bir çok bakımdan kendini ifadelendiremediğini söyleyen Necip Fazıl Kısakürek'in, 1922'de Yeni Mecmua'da yayınlanmış ilk şiirinden başlayarak bizzat kendisi tarafından süzülen, ayıklanan, düzeltilen ve bir araya getirilen bütün şiirleri… Ve Poetikası… Bir yanda belli başlı bir sanat anlayışından tüten şiirler, diğer yanda, bu sanat anlayışının tüttürdüğü şiir mefkûresi…
|
|
|
|
|
Logged
|
Vur şanlı silahınla,gönül mülkü düzelsin; Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
|
|
|
|
ikadir019
|
 |
« Yanıtla #23 : Kasım 11, 2007, 07:06:53 ÖS » |
|
PARA: (5 Perde )Piyesin baş aktörü, "hayata hakim küçük tedbirlerin, miskin hesapların adamı" bir Banka Patronudur. Para kazanmak uğruna herşeyi meşru görür; ama asla, ahlâksızlığının üstünü örterek namuslu görünmek gibi riyakâr bir tavır içine girmez. Hasılı, ahlâksızlığında samimi bir adamdır. Ayrıca, aile fertlerinden başlayarak, yanında çalıştırdığı ve toplumun çeşitli kademelerinde ilişkide bulunduğu namuslu ve dürüst görünen insanların çoğunluğunun samimi olmadığının da farkındadır. Piyes'te gelişen hâdiselerin merkezinde para, öyle bir ölçüdür ki, insanların bütün içyüzünü olduğu gibi ortaya çıkarmaktadır... Eser, ilk defa 1941-42 kışında İstanbul Şehir Tiyatrosunda sahnelenmiştir. (Tamamlandığı tarih; 15 Aralık 1941
|
|
|
|
|
Logged
|
Vur şanlı silahınla,gönül mülkü düzelsin; Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
|
|
|
|
ikadir019
|
 |
« Yanıtla #24 : Kasım 11, 2007, 07:07:11 ÖS » |
|
Cinnet Mustatili
Bir ansiklopediye geçmiş ifadeyle, "hapisleri üniversite yıllarından çok olan" Necip Fazıl, 1943'den başlayarak 1947-1950-1951-1952-1957-1959 ve 1960 senelerinde cezaevine girdi. Son mahkûmiyet kararı ise vefatı sebebiyle infaz edilemedi. 1955'de "Yılanlı Kuyudan" ismiyle yayınlanmış olan eser, hapishane günlerinin, "büyük sanatkâr"a has, derin ve duyarlı bir iç hayat üzerindeki müthiş tesirini yansıtan bir ıstırap ve gözyaşı günlüğüdür. ………. Yarabbi; (11 Mayıs 1953 Pazartesi akşamı, Ankara Hapishanesi revirinde dişçi odası, saat 7.30) bu satırları karaladığım, şu anda, senden, bu dünya cehennemine bir kartpostala bakar gibi, yanmadan ve kavrulmadan, sadece ibret ve haşyet gözüyle baktıracak ruh kuvvetini istiyorum. Yarabbi, bu kuvveti bana ver; ve içinde yandığım alevleri, onlardan alınacak ders ve ahlâk mahfuz, içimde kartpostallaştır! Onu kendime ve bütün dünyaya, senin için, hikmetlerin adına, emniyet ve hâkimiyetle gösterebileyim... Ah, bu dört köşe meydanın, çepçevre dört çizgi halindeki yollarında duyduklarım!.. Eğer Allah ile aramdaki sırların hududunu örselemek korkusu olmasaydı, birkaç kelimeyle sizi fena edebilirdim. Tek kelime dinleyemez hâle gelir ve etinizden kılçık çeker gibi, bu bahsi kafanızdan atmaya, çıkarmaya, itrah etmeye, kayyetmeye mecbur kalırdınız. Var ne, yok ne, ayniyet ne, zıddiyet ne, tek ne, çift ne, adet ne?... "- Hiçbir nefse takatından fazla yüklemem!" Buyuran Hakka ne diyebilirdim?.. Çekiyordum, çekecektim. Halimden sadece (fizyolojik) bir iki tezahür kaydedeyim: Sinirlerim o hâle gelmişti ki, dört köşe meydanın pencerelerinden gözüme çarpan Malatya ışıklarını sarımtırak beyaz değil de, kırmızı, kan rengi kırmızı görüyordum. Süt beyaz kara baksam yine o renk... Ve dehşetler içinde görüyordum ki, yatağımda veya dışarıda ve daima herkesten gizliyordum ki, gözyaşları, artık gözümden, (firijider)den çıkmış gibi, buz gibi gelmektedir. Katiyen insanı kandırmıyan ve cümudî bir bünyeden sızdığı hissini veren bu soğuk, buzdan soğuk göz yaşlarını, 40 küsur yıllık hayatımda ilk defa olarak, Malatya'da görüyordum. Bir müddet sonra, Kâinatın Efendisine, Peygamberlerin Başbuğuna ait bir düstur olarak öğrendim ki, en makbul gözyaşı, ruhanî gözyaşı buymuş; gözden buz gibi gelen yaş... Fakat ben kendimi böyle bir hâle lâyık görmediğim için teselli hissemi çıkaramıyordum. Bu hâlin, farkındasınız, ruhî arazlarını tam anlatamıyorum; onlar bende kalacak, belki tohumlaşıp, nice esere gövde verecek, fakat aslâ oldukları gibi gösterilmeyecek ve dudaklarımın ucunda kalmış olarak benimle mezara girecektir. Fakat sakın bunları, telâfisi derhal mümkün ve çoğu maddeye bağlı dünya sıkıntılarına ait şeylerden doğma sanmayın! Elektrikleri kesilmiş evim, açlığa bırakılmış çocuklarım, matbuat isimli esatirî yalan ve tezvir makinesine duyduğum hınç, dâvamızı içeriden ve dışarıdan sürükledikleri çıkmaz, çamaşırlıktaki namaz takkelerine kadar didiklenen Müslümanların hâli, artık bana "Mektubunu aldım, fakat ürküyorum, cevap veremem" demekten bile korkan dostların vaziyeti... Bütün bunlar belki sıkıntılarımın başıydı, ilk kritikleriydi. Fakat yangın çıktıktan sonra bunlara yer kalmadı. Bunların hepsi birden ikinci plâna geçti. Sadece ilâhî hikmet, mücerred çile, yanmak için yanmak, Allah için yanmak... Bunlar kaldı. Bunlar ve ben... Bulunmazı bulmaya, düşünülemezi düşünmeye, muhali kurcalamaya mahkûm ben: -Nokta ne, çizgi ne, satıh ne, cisim ne, renk ne, ışık ne, ruh ne?.."
|
|
|
|
|
Logged
|
Vur şanlı silahınla,gönül mülkü düzelsin; Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
|
|
|
|
ikadir019
|
 |
« Yanıtla #25 : Kasım 11, 2007, 07:07:27 ÖS » |
|
Mektûbat
İmam-ı Rabbânî Hazretlerine ait Mektubat'ı, "Allah ve Resulünün kitaplarından sonra dinin en büyük eseri" ifadesiyle takdim eden Necip Fazıl'ın bu kıymetli eserden sadeleştirdiği mektup parçalarından bir demet… Vaktiyle Büyük Doğu dergilerinde yayınlanmış mektuplar, 1'den 24'üncü mektuba kadar eksiksiz olarak sadeleştirilmiş, daha sonrakiler ise konularına göre bir tercihe tabi tutulmuştur.
|
|
|
|
|
Logged
|
Vur şanlı silahınla,gönül mülkü düzelsin; Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
|
|
|
|
ikadir019
|
 |
« Yanıtla #26 : Kasım 11, 2007, 07:07:48 ÖS » |
|
Edebiyat Mahkemeleri
Bu başlık altında, 1945 Büyük Doğu dergilerinde neşredilmiş yazılarda, edebiyat dünyamızın ünlü isimlerinden Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Mehmet Akif ve Nurullah Ataç, mizah üslûbuyla bir mahkeme mizanseni içinde kritik ediliyor. Ayrıca farklı zaman ve mekanlarda Necip Fazıl nezaretinde yapılan sohbet toplantılarında "Tevfik Fikret" ve ayrı bir bahis olarak "şiir" ele alınıyor.
|
|
|
|
|
Logged
|
Vur şanlı silahınla,gönül mülkü düzelsin; Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
|
|
|
|
ikadir019
|
 |
« Yanıtla #27 : Kasım 11, 2007, 07:08:18 ÖS » |
|
Tüm Eserleri
--------------------------------------------------------------------------------
Cinnet mustatili (Yılanlı Kuyudan) Bir Adam Yaratmak Çile Kafa Kağıdı O ve Ben Yunus Emre Kanlı Sarık At'a Senfoni Para Mukaddes Emanet Sahte Kahramanlar İman Ve Aksiyon Özlediğimiz Nesil İslam Ve Öbürleri Hazret-i Ali Tanrı Kulundan Dinlediklerim İhtilal Moskof Tohum Künye Aynadaki Yalan Reis Bey Parmaksız Salih Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu Babıali Sosyalizm Komünizm ve İnsanlık Hitabeler Peygamber Halkası İbrahim Ethem Abdülhamid Han Siyah Pelerinli Adam Hesaplaşma Tarihte Yobaz Ve Yobazlık Türkiye Ve Komünizm Esselam Dünya Bir İnkılap Bekliyor Yolumuz, Halimiz, Çaremiz Ruh Muvazenesi Her Cephesiyle Komünizm Hac Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar Türkiye'nin Manzarası Çerçeve - 1 Nur Harmanı İman ve İslam Atlası Müdafaalarım Veliler Ordusundan 333 (Halkadan Pırıltılar) Benim Gözümde Menderes İdeolocya Örgüsü Mümin Kafir Vecdimin Penceresinden Bir Pırıltı Binbir Işık Senaryo Romanlarım: Sen Bana Ölümü Yedirdin Deprem (Çile) Katibim Villa Semer Vatan Şairi Namık Kemal Canım İstanbul Ufuk Çizgisi Son Tövbe En Kötü Patron Çöle İnen Nur Son Devrin Din Mazlumları Öfke ve Hiciv Sabır Taşı Ahşap Konak Ulu Hakan II. Abdülhamid Han Başbuğ Velilerden 33 (Altun Halka) Çerçeve - 2 Konuşmalar Rabıta-i Şerife Doğru Yolun Sapık Kolları Başmakalelerim - 1 Tasavvuf Bahçeleri Çerçeve - 3 Namık Kemal Hücum ve Polemik Rapor - 1 Rapor - 2 Rapor - 3 Rapor - 4 Rapor - 5 Rapor - 6 Rapor - 7 Rapor - 8 Rapor - 9 Rapor - 10 Rapor - 11 Rapor - 12 Rapor - 13 Yeniçeri Reşahat Başmakalelerim - 2 Mektubat Başmakalelerim - 3 Çerçeve - 4 Gönül Nimetleri Edebiyat Mahkemeleri Doğu Edebiyatı Dil Raporları Çerçeve - 5 Hadiselerin Muhasebesi - 1
|
|
|
|
|
Logged
|
Vur şanlı silahınla,gönül mülkü düzelsin; Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
|
|
|
|
|