Gönderen Konu: Tarihi Rüyalar  (Okunma sayısı 15953 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Tuv@

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 6980
  • S.M.L.Meslek Dersleri Uz.Öğrt.
    • Profili Görüntüle
Tarihi Rüyalar
« : Haziran 29, 2009, 02:12:54 ÖS »

Osman Gazi'nin Rüyası
Osmanlı devletinin kurucusu Osman Bey, zamanının manevi büyüklerinden Şeyh Edebali`yi sık sık ziyaret etmekte, nasihatlerini dinleyerek, duasını almaktaydı. Yine bir gece Şeyh`in evinde misafir kalmıştı. Yemekler yenilmiş, uzun ve tatlı bir sohbetten sonra herkes odasına çekilmişti. Osman Bey, ruhuna sükunet veren, nefsinin çırpınışlarını dindiren sohbetin rahatlığı içerisinde yatağına uzandı. Tatlı bir uykuya daldı.
Rüyasında Şeyh Edebali`nin göğsünden çıkan ve giderek hilal şeklini alan ayın bir ucunun, kendi göğsüne girdiğini ve rüyanın devamında ise, Şeyh ile kendi arasında çıkan bir ağacın büyüyerek çınar haline geldiğini gördü. Koca çınarın dalları üç kıtanın ve denizlerin ufkunu tutmuş, gölgesi altına almıştı. Gövdesinden Fırat, Dicle, Tuna ve Nil nehirleri akmaktaydı. Gölgesi altındaki ovaların uzak ufuklarında kubbebler, kuleler, ehramlar, sütunlar, minareler ve kalabalık şehirler görülmekteydi. Bu manzaraların her birinin üzerinde birer hilal göze çarpmaktaydı. Minarelerde Ezan-ı Muhammedi okunuyor, bülbüller Kur`an-ı Kerim tilavet ediyorlardı. Gözün görebildiği her yer ormanlar, çayırlar, bağlar, bahçeler ve rengarenk çiçeklerle kaplanmış, Cennet gibi yemyeşil pırıl pırıl olmuştu.
Osman Bey, pek az insana nasip olan bu güzel manzaraları seyretmekte iken, aniden bir ceylanın ortaya çıktığını gördü. Batıya doğru kaçmaya çalışan ceylana ok atmak üzere nişan alırken uyandı.
Rüyasını Şeyh`e anlatmak için heyecanla sabahı bekledi. Sabah olunca abdestini aldı, namazını kıldı. Sonra Şeyh Edebali`nin yanına vardı. Hürmetle elini öpüp, edeple yanına oturdu. Rüyasını anlattı. Osman Bey anlattıkça Şeyh`in yüzüne tatlı bir tebessüm yayılıyor, gözleri nurani bir ışıkla parlıyordu. Osman Bey susunca Şeyh başını kaldırdı, elini Osman Bey`in omuzuna koydu, gözlerinin içine bakarak yumuşak ve ahenkli sesiyle konuşmaya başladı:
- Oğlum, gaibi ancak Allah bilir. Lakin gördüğünü bu rüyada hayır vardır. Cenab-ı Hakk sana ve soyuna saltanat nasip etmiştir. Dünya, oğullarının ve torunlarının himayesi altına girecektir. Sen de benim sülbümden biri ile evleneceksin. Bu izdivaçtan doğanlar, senin kuracağın ve giderek büyüyecek olan, büyük bir devletin başına geçeceklerdir. Bu devlet de Batı`ya doğru gelişecektir.
Şeyh Edebali`nin yorumladığı bu rüyanın üzerinden uzun zaman geçmeden, Osman Bey, Şeyh`in kızı Mal Hatun ile evlendi. Bir müddet sonra da beyliğinin bağımsızlığını ilan etti. Böylece `Büyük Osmanlı Devleti`nin temelleri atılmış oldu. Oğulları ve torunları üç kıtayı hükümranlığı altına alan bu büyük devletin başına geçtiler. Altıyüz küsür sene bütün insanlığı himayeleri altına alarak, dünyanın dirlik ve düzenini sağladılar.

***
Abraham Lincoln'ün Rüyası

Amerika eski Cumhurbaşkanlarından Abraham Lincoln, 14 Nisan 1865 yılının gecesinde şu rüyayı görmüştür.
"Beyazsaray'ın hizmetkarları telaşla, oradan oraya koşuşturuyorlar.Ve herkese Cumhurbaşkanlarının öldürüldüğü haberini veriyorlar.
Sabah olduğunda gördüğü rüyayı eşine ve yakınlarına anlatır.Tedirgin olmuştur.Bu sebeple o, günki kabine toplantısında bile bu rüyadan bahsetmek lüzumunu hisseder.Abraham Lincoln'ün yakınları bunu hayra yorar.Ve ömrünün uzayacağına delalet edeceğini söylerler.
Aynı günün akşamı Abraham Lincoln ve karısı, dostlarıyla birlikte tiyatroya gitmeye karar veririler.Lincoln'ün oturduğu locanın kapısı aralanır.Katil tabancasındaki bütün mermeleri Lincoln'ün üzerine boşaltır.Lincoln, oturduğu koltuğa cansız yığılır.
Böylece, rüyanın gelecekten haber veren işareti ile bir ülkenin devlet başkanı ölümle tanışır.Gördüğü rüyanın tesiriyle tedirgin olduğu günün akşamında, rüyası gerçekleşir.

***
Kendi anlatımıyla,
Evliya Çelebi'nin rüyası  
Hikmet-i Huda, seyahat ile bir çok yerleri görmeye sebep olan ben hakir ve fakir, daima kusuru çok olan seyyah, insan oğlunun kölesi siyasız evliya Derviş oğlu Mehmet Zilli daima Allah'dan yardım isteyip, Fürka-ı Kerim suresi ve Yüce Kur'an' in ayetleri bereketleri ile bütün gönlümle Cenab-ı Hak' dan duada bulunarak, doğum yerimiz olan İstanbul' da evimde, yuvarlak yastığıma uyumak için yaslanmıştım.
1040 senesi Muharrem ayının Aşure gecesinde (20 Ağustos 1630), yarı uyku halinde iken, gördüm ki:
Yetmiş iskelesi yakınında Ahi Çelebi Camii ki helal para ile inşa olunmuş olup, duası kabul olan eski bir camidir.
Uykumda kendimi o camide gördüm. Derhal caminin kapısı açıldı. Nurlu caminin içi baştan başa silahlı asker ve nurlu cemaat ile dolu idi. Sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra salavat-ı şerife okumaya başladılar.
Ben hakir ise minber dibinde oturuyordum. Bu nur yüzlü cemaati hayranlıkla seyrediyordum. Hemen yanımda oturan cana bakıp :
- Sultanım ! Sizler kimlerdensiniz? İsminizi lütfediniz" dedim. Onlar ;
Aşere-i Mübeşşere' den kemankeşlerin piri Sa'd İbn Ebi Vakkas' ım" deyince, hemen mübarek ellerini öptüm.
-Ey sultanım! Bu sağ tarafta nura bürünmüş sevimli cemaat kimlerdir? " dedim.
Onlar bütün peygamberlerin ruhlarıdır. Geri safhadakiler evliyaların ve asfiyanın ruhlarıdır. Bunlar da sahabe-i kiram'ın, muhacirinin, ensar, sufe ehli ve Kerbela şehidlerindendir.
Mihrabın sağındakiler Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer' dir. Mihrabın solundakiler Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali' dir.
Mihrabın önündeki Hazret-i Veysel Karani' dir. Camiinin solunda, duvar dibindeki siyah örtülü kimse senin pirin Hazret-i Peygamber' in müezzini Bilal-i Habeşi' dir.
Bu ayakta duran, cemaat saf saf süzene koyan kısa boylu adam Amr-i Ayyar' dır. İşte bu kızıl renkli elbiseler giyip sancakla gelen askerler Hazret-i Hamza ve bütün şehidlerin ruhlarıdır. " diye cami içinde bulunan bütün cemaati birer birer bana anlattı. Onların hangisine baktıysam ellerimi göğsüme koyup iyice baktım ve baktıkça can buldum.
"Ey sultanım! Bu cemaatin bu camide toplanmalarının sebebi nedir?" diye sordum. Bana:
- Azak taraflarında İslam askerlerinden Tatar askerleri sıkıntıya düşmüşlerdir. Hazret-i Peygamber' in himayesinde olanlar İstanbul' a gelip, buradan Tatar Hanı' na yardıma gideriz. Şimdi Hazret-i Risalet dahi İmam-ı Hasan, İmam-ı Hüseyin, on iki imam ve bizden başka aşere-i mübeşşere ile gelecekler.
Sabah namazının sünneti kılınacak. Sonra sana "kamet getir" diye işaret buyururlar. Sende yüksek sesle kamet getir. Selamdan sonra Ayetel Kürsi'yi oku. Bilal (Sübhanallah) desin. Sen (Elhamdülillah), Bilal (Allahu Ekber) desin, sen (Amin) de. Sonra bütün cemaat hep birden tevhid ederiz. Sonra sen (Ve salli ala cemiül enbiya-i vel mürsalin vel hamdülillahi Rabü'l-alemin) deyip kalk.
Hemen, mihrabda, Hazreti Peygamber otururken mübarek elini öp. (Şefaat ya Resülallah) de. Yardım iste, diyerek, Sa'd İbni Ebi Vakkas, yanımda oturup bana öğretti.
Onu gördüm ki, camii kapısından bir nur-u mübin parladı. Cami içi nur dolu iken, nur üstüne nur oldu. Bütün sahabe-i kiram, nebi'ler ve evliyaların ruhları ayakta hazır durdular. Saadetle Hazret-i Peygamber, yeşil sancağı dibinde, yüzünde örtüsü ile , elinde asası ve belinde kılıcı ile, sağında İmam-ı Hasan ve solunda İmam-ı Hüseyin olduğu halde göründü. Mübarek sağ ayaklarını (Bismillah) diyerek cami içine koydu. Mübarek yüzünden örtüsünü açtı ve:
-Esselamü aleyk ya ümmeti" diye selam verdiler. Bütün camide bulunanlar hep bir ağızdan
-Ve aleykümü's-selam Ya Resulallah ve Ya Seyyide'l-ümen" diye selam aldılar. Hazret-i Peygamber, hemen mihraba geçip, sabah namazının iki rekat sünnetini kıldılar. Bana bir korku ve vücuduma titreme geldi. Hazret-i Peygamberin bütün görünüşüne baktım. Hilye-i Hakani'de anlatıldığı şekilde idi. Yüzündeki örtü al şal idi. Mübarek sarığı on iki kolanlı ve beyaz şaş idi. Hırka-i şerifleri sırayı yakın deve yönündendi. Boynunda sarı renkli sof şalı vardı. Mübarek ayaklarına renkli çizmeler giymişti. Mübarek başlarındaki sarığı üzerinde bir misvak sokulmuştu. Selam verdikten sonra, bana bakıp sağ ile dizine vurup:
"Kamet Getir" dediler. Ben hemen Sa'd İbni Ebi Vakkas'ın öğrettiği gibi segah makamında kamet getirip tekbir ettim.
Hazret-i Peygamber de segah makamında hazin bir sesle Fatiha-i Şerif'i ve arkasından (Ve Vehebna) aşr-i şerifini okudu. Böylece bütün cemaate imamlık etti.
Selam verdikten sonra ben (Ayete'l -Kürsi)' yi okudum. Sonra Bilal ile sırayla müezzinlik yaptık. Duadan sonra bir sultani tevhid oldu ki, Allah aşkı ile kendimden geçip güya uykudan uyanır gibi oldum.
Uykumu kısacası, Sa'd İbn-i Ebi Vakkas'ın öğretmesiyle görevi tamamladım. Hazret-i Peygamber, mihrab' da yanık bir sesle uzzal makamında bir Yasin-i şerif üç İza Cae suresi ve Muvazzeteyn süresini tamamen okudu. Bilal Fatiha dedi. Hazret-i Peygamber mihrabda ayak üzere duruken, Sa'd İbni Ebi Vakkas hazretleri beni elimden tutup Hazret-i Peygamberlerin huzuruna götürdü. Hz. Peygambere "sadık aşıkın, müştak ümmetin Ebliya kulun, şefaatini riva eder" dedi. Bana da :
Mübarek ellerini öp!" dedi. Ben o an ağlamaklı oldum. Hz. Peygamberin mübarek ellerine müstahça dudaklarımı kondurdum. Onun görünüşünden (Şefaat ya Resulallah !) diyeceğime, hemen (Seyahat Ya Resulallah) demişim. Hz. Peygamber hemen tebessüm edip (Şefaati, seyahat ve ziyareti sıhhat ve selametle kolay eyle Ya Rabbi) diyerek (Fatiha dediler. Bütün sahabe-i kiram Fatiha yı okudular. Ben bütün orada bulunanların mübarek ellerini öperek, hayır dualarını alıp giderdim.
Kiminin mübarek eli mis gibi, kiminin anber, kiminin menekşe ve kiminin karanfil gibi kokuyordu. Amma bilhassa Hz. Peygamber' in kokusu zağferan ve kırmızı gül gibi kokuyordu. Sağ elini öptüğümde sanki pamuk gibi kemiksiz bir et idi. Bu şekilde bütün cemaatin ellerini öptüm. Hz. Peygamber, sonra yine Fatiha dedi. Bütün eshab-ı güzin yüksek sesle Sebü'l-mesani yi okudular. Hz peygamber mihrabdan
"-Esselamu aleyküm ey kardeşler!" deyip camiden çıkıp gittiler.
Hemen Sa'd hazretleri belinden ok muhafazasını çıkarıp benim belime kuşattı ve tekbir getirip:
-Yürü ok ve yay ile gaza eyle. Allah'ın muhafazasında ve emanetinde ol. Sana müjdeler olsun ki, bu toplulukta ne kadar ruhlar ile görüşüp mübarek ellerini öptünse, onların hepsini ziyaret etmen nasip olup, dünyayı gezer ve insanlar içinde tek olursun.
Ama, gezip gördüğün ülkeleri, kaleleri, beldeleri, nedir eserleri, her ülkenin güzel işlerini, yiyecek ve içeceklerini, toprakların eylem ve boylam derecelerini yazıp, güzel bir eser meydana getir ve ahiret oğlum ol.
Hak yolunu elden bırakma. Gönül huzursuzluğundan uzak ol. Ekmek ve tuz hakkını gözet. Sadık dost ol. Yaramazlarla yar olma. İyilerden iyilik öğren." diyerek nasihatte bulundu ve alnından öpüp; Ahi Çelebi Camii' nden çıkıp gittiler.
Ben şaşkın bir halde rahat uykudan uyandım. "Acaba, bu benim halim midir, yoksa olan bir şeymidir, yoksa güzel bir rüyamıdır?" düşünerek, içime bir rahatlık gelip, gönlüme neşe doldu. Sonra sabahleyin temiz bir abdest alıp, sabah namazını kıldım. İstanbul'dan Kasımpaşa tarafına geçtim.
Rüya tabircisi İbrahim Efendiye gittim. Rüyamı tabir ettirdim. Bana " Cihanı süsleyen bir dünya gezip dolaşan bir seyyah olup, işin iyi bir sonuçla tamama erip, Hz. Peygamber' in şefaati ile cennete girersin" diyerek müjde verip (El- Fatiha) dedi.
Oradan Kasımpaşa Mevlevi hanesi Şeyhi Abdullah dede' ye gittim. Ellerini öpüp rüyamı ona da tabir ettirdim.
Bana "On iki imamın ellerinden öpmüşsün, dünya da himmet sahibi olursun. Aşere-i Mübeşşerenin ellerinden öpmüşsün cennete girersin. Dört halifenin ellerinden öpmüşsün, dünya da bütün padişahların şerefli sohbetlerine katılıp, sevdikleri kimselerden olursun. Mademki Hazret-i Peygamber'in temiz yüzlerini görüp mübarek ellerini öpüp, hayır duasını almışsın, iki cihanda da saadette erersin.
- Yürü, işin rasgele. El Fatiha" diyerek hayırlı duada bulundu.
(alıntı)
« Son Düzenleme: Haziran 29, 2009, 02:18:07 ÖS Gönderen: lili »

Çevrimdışı Tuv@

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 6980
  • S.M.L.Meslek Dersleri Uz.Öğrt.
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tarihi Rüyalar
« Yanıtla #1 : Haziran 29, 2009, 02:17:25 ÖS »
Genç Osman'ın Rüyası
Genç Osman, Hac farizasını yerine getirme hususunda ıs­rar ettiği sıralarda, bir gece son derece önemli bir rüya gördü. Bu rüya şöyle idi: hazreti padişah üzerinde sefer elbisesi ol­duğu halde oturuyor ve Kur'an-ı Kerim tilavet eylemektedir. İki Cihan serveri (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri yanında Cihar yâri güzin olduğu halde padişahın tilavet eylediği odaya giri­yor, başından miğferine mübarek elleriyle çıkarttığı genç pa­dişaha bir tokat atıyor. Padişah, yere düşmesi ile beraber, Efendimiz Hazretlerinin ayaklarına yüz sürmek için hamle ediyorsa da buna muvaffak olamıyor ve uykudan dehşet içinde uyanıyor. Genç padişah terden sırılsıklam olmuş göz­leri manzaranın verdiği dehşetten büyümüş, adeta göz ka­paklarından dışarı fırlamış, kademi mübarekeye yüz sürememenin çıldırtıcı üzüntüsü içinde perişan bir halde, ilk doğru kararı veriyor. Alimler toplansın. Zahir ve bâtın uleması geli­yorlar. İşte bu iki sınıf ulema arasındaki ezeli ve ebedi fark ortaya çıkıyor. Şöyleki: Padişah hocası ve Lala'sının zahire açık tabiri «Sultanım; siz bu rüyayı ve reva kaldığınız duru­mun sebebini Hac gibi bir farzı eda edeyim mi, etmeyeyim mi tereddüdüne bağlamahsınız. Size düşen Hac farizasının eda­sında en ufak tereddüt göstermeden ifayı hac etmenizdir.»
Buna mukabil, Padişahın Kaimpederi Şeyhülislâm Esad Efendi tasavvufta zamanın kutbu azamı Şeyh Aziz Mahmud Hüdai (K.S.)üsünün bir bağlısı olarak sadece rüyayı tabir et­mekle kalmadı birde Şeyhülislâm olarak fetva veriverdi. «Devlet-i Ali Osmaniyye fevkalâde karışıklıklar içindedir. Ayrı­ca Halifeler için ecdadı azamınızında tatbik ettiği gibi hac farz değildir, siz nizamı âlemi teminle vazifelisiniz» mealin­deki fetva asabi mizaç padişahın elinde parçalanarak kenara atılan bir kâğıt haline geliverdi. Genç Osman fetvayı yırttı amma içine de bir şüphe düştü. Babasının da Şeyhi olan Az­iz Mahmud Hüdai hazretlerinden gördüğü rüyayı tabir etme­sini istedi. Gelen cevap: tahtında oturması ve nizamı âlemi temine gayret göstermesi fakat akıbetin iyi görülmediği me­alinde idi...
Genç Osman, biraz şaşkın, biraz da endişe içinde İstan­bul'daki sahabi kabirlerinin, başta Eyyub Sultan Camiinde medfun yüce sahabi Eyyub el Ensarî hazretlerinin kabri ol­mak üzere, hepsini ziyaret etti. Dualar edip siyanetlerine sa­mimi bir yakarışla sığındı. Fakirlere ve talebelere mali yar­dımlarda bulundu. Fakat yinede hac yoluculuğu kararından vaz geçmediğini belirten şu emri veriverdi: "Otağı hümayunu­mu Üsküdar'daki mutad yerine kurun."
(alıntıdır)


« Son Düzenleme: Haziran 29, 2009, 02:28:42 ÖS Gönderen: lili »

Çevrimdışı Tuv@

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 6980
  • S.M.L.Meslek Dersleri Uz.Öğrt.
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tarihi Rüyalar
« Yanıtla #2 : Haziran 29, 2009, 02:24:21 ÖS »
Kapıağası Hasan Ağa'nın rüyasıŞüphesiz Yavuz’un en büyük zaferi Osmanlı topraklarının kilometre karesini iki katına çıkartması ya da Avrupa’da nüfuzunu artırması değildir. Onu asıl sevindiren Rasulullah’ın beldesinin hizmetkârı seçilmesidir.
Evet Cihan Devleti’nin genç ve kudretli İmparatoru Yavuz bunca zaferden sonra bir emir alıyor ve o emirden sonra dermanını yitiriyor gücünü ihtişamını unutuyor gözlerinden kan gelinceye dek ağlıyor ağlıyor…
Evet Yavuz’u böylesine titreten emir Rasulullah’tan geliyordu.
Yavuz’un nedimi Hasan Can o gün Yavuz’la ilmi münazaraya gidememiş uyuyakalmıştı. İşte ne olduysa o gecenin sabahında oldu.
Cihan Padişahı Yavuz Sultan Selim Hasan Can’a gidip “İmdi ne düş gördün beyan eyle dinleyelim” der. Gördüğü rüyanın tesirinden kalkamayan Hasan Can bir şey anlatamaz ancak yavuz çok ısrarlıdır. “Bre Hasan anlat bakalım gördüğün düşü” der ve hasan Can’ı sıkıştırır...
Padişah’ın bu sıkıştırması boşuna değildir…
Kapı ağası Hasan ağa öyle bir rüya görmüştür ki ne anlatabiliyor ne de gözlerindeki yaşı dindirebiliyor…
Hasan Can, işte Hasan Ağa’nın gördüğü o rüyayı padişah’a nakleder…
Rüya şöyledir; “Gecenin bir vakti Sarayın kapısı çalınır kalabalık halde gelenler Arap elbiseli Arap simalı nurani şahıslardır. Silah kuşanmışlar ellerine bayrak almışlar. Kapının yanında da dört nurani kimse durmaktadır. Ellerinde birer sancak vardır. Kapıyı vuran şahsın elinde ise Padişah’ın ak sancağı bulunmaktadır. Hasan Ağa’ya der ki; “Bizi Rasulullah (sav) gönderdi. Selam ettiler ve buyurdular ki “Yavuz kalkup gelsun Haremeyn hizmeti ona verilmiştir. Bu gördüğün dört kimseden; şu Ebu Bekri Sıdık şu Ömer-ül Faruk şu Osman-ı Zinnureyndir. Seninle konuşan ben ise Ali Bin Ebu Talip’tir. Var Yavuz Sultan Selim Han’a Rasulullah’ın bu emrini bildir” der…
Sultan Yavuz, Hasan Can’dan rüyayı dinledikçe gözlerindeki yaş artar, yüzü kızarır, boynu iki büklüm kalır…
Rasulullah’ın “Haremeyn hizmeti Selim’e verilmiştir” emri Yavuz’un Mısır seferine çıkmasını sağlayacaktır. İşte o sefer “Hakim-ül Haremeyn değil hadim-ul Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetçisi) ifadesini bu emirden alır…
Ve Kutsal emanetlerin İstanbul yolculuğu da böylece başlamış olur…
(alıntı)

Çevrimdışı zümrüt-ü Anka

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 341
  • insanı yaşat ki,devlet yaşasın.Şeyh Edebali..
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tarihi Rüyalar
« Yanıtla #3 : Haziran 29, 2009, 08:11:48 ÖS »
hepsi çok güzeldi.çook duygulandım.lili hocam takip ettiğim kadarıyla çok faydalı paylaşımlarda bulunan entellektüel bir insansınız.çok teşekkürler.Allah razı olsun.
Yılların geçmesine öfkelenme;gençliğine yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe...yeniden merhaba :)

Çevrimdışı Tuv@

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 6980
  • S.M.L.Meslek Dersleri Uz.Öğrt.
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tarihi Rüyalar
« Yanıtla #4 : Haziran 29, 2009, 08:34:01 ÖS »
Ben teşekkür ederim..Zaman ayırıp okuduğunuz için..