omeryilmaz
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 43
|
 |
« : Temmuz 27, 2007, 04:35:59 ÖS » |
|
Abdülhamid: En çok övülen, en çok yerilen hükümdar... Abdülhamid sadece bizim tarihimizde değil, dünya tarihinde de en çok sözü edilmiş hükümdarlardan biridir. Üstelik Abdülhamid’in özelliğini sadece yüceltilmesi değil, aynı oranda yerilmesi oluşturur...
Yaşadıkları sürece, hükümdarların övülmesi tarihte en çok rastlanan uygulamadır. İktidarda oldukları dönem boyunca açıkça yerileni, eleştirileni pek az olur. Buna cesaret eden çıkarsa, sesini zor işittirir. Genelde toplumların tercihi, baştakini yüceltme yönündedir. Herkes, bundan kendine de pay çıkacağını düşünür. Bu alışkanlık Batı dünyasında, özellikle Avrupa’da, 19. Yüzyıl’dan itibaren kaybolmağa, yerini ulusalcı akımlara ya da halkın içinden çıkan kahramanlara bırakmağa başlar. Doğulu ve Müslüman toplumlarda ise, 20. Yüzyıl’da da kendini gösterir. Osmanlı tarihinde, hakkında en çok övgü yayımlanmış sultanların başında, II. Abdülhamid gelir. Bunda, alışkanlığın devam etmesinin ve 36 Osmanlı hükümdarı arasında; Kanunî, IV. Mehmed ve Orhan’dan sonra, en uzun saltanat sürmüş (33 yıl) kişi olmasının rolü bulunduğunu sanmak, eksik bir değerlendirme olur. Zira Abdülhamid sadece bizim tarihimizde değil, dünya tarihinde de en çok sözü edilmiş hükümdarlardan biridir. Üstelik Abdülhamid’in özelliğini sadece yüceltilmesi değil, aynı oranda yerilmesi oluşturur. Abdülhamid hakkındaki ‘sövgüler’ ile ‘övgüler’ hem kendi toplumunda hem de dış dünyada, öylesine yoğun gündeme getirilmiştir ki; bu alanda Abdülhamid’in bir rakibinin kolay bulunamayacağını söylemek yanlış olmaz! Özellikle bundan yüz yıl önce, 1905’de, kendisine suikast düzenlenmesi, saltanatının 29. yılında, Abdülhamid’e eleştirilerin doruğa erişmiş olduğunu kanıtlarken; üç yıl sonra, 1908’de tekrar Meşrutiyet ilan edince, şaşırtıcı övgülere lâyık görülmesi, bu eşsizliğinin kanıtıdır. 1909’da da tahttan indirilince, Abdülhamid yine aşağılamalara hedef olur: ancak ölümünden sonra, en çok övülen hükümdarlardan biri de Abdülhamid olmuştur…
Önce eleştirilerden başlayalım. Bu eleştiriler, Avrupalılar kadar, Abdülhamid muhalifi Jöntürklerden de gelir. Avrupalıların en ısrarlı damgası ‘Kızıl Sultan’ sözcüklerinde odaklanır. Bu itham ile, Ermenilere karşı bir kıyım politikası izlediği anlatılmak istenir. Aslında Ermenilerin ani saldırılarla kanlı olaylar çıkarmak ve cezalandırılınca da, Avrupa kamuoyunu ayaklandırmak taktiğini uyguladıkları bilinir. Abdülhamit’in saltanatı boyunca verdiği idam kararlarının da son derece az olduğu hatırlanır. Ancak yaşadığı müddetçe, hatta ondan sonra da, bu damga devam etmiştir. Sonraları ise, Ermeni propagandası İttihatçıları hedef aldığı için, Abdülhamid’i bu yönüyle anan olmamıştır. Bunun yanı sıra, Abdülhamid’e yakıştırılan sıfatlar da pek çoktur: Despot, kindar, hilekâr, cimri, aciz, büyük katil, Makyavel’in yeni izleyicisi, kurtlar ve çakallar arasında bir tilki... Hatta Abdülhamid’e, “Avrupa’nın en önemli yayınlarının sesini altından ağız tıkaçları ile kesen adam” diye bir yakıştırma da vardır. ‘Acaba bunu yazan, istediği parayı alamamış mı idi?’ sorusu da insanın aklına takılmıyor değil. Ayrıca Abdülhamid hakkında akla hayale gelmeyecek uydurmalara da rastlanır. Bunlardan biri de, “Ablası Esma Sultan’ın emrinde dansöz olarak çalışan, İslâm’ı kabul etmiş bir kölenin oğlu olduğu” yolundadır. Bu iddiayı ortaya atanlar şunu da eklenmektedirler: “Gayri meşru bir doğum ürünü olduğu ileri sürülür. Bazılarına göre babası, Abdülmecid sarayının Ermeni bir ayvazı (uşak) ya da aşçısı idi. Sultanın kadın konusundaki liberalliğinden yararlanıp kadınlarından birini tavlamıştı. Kimine göre de, [Abdülhamid] Garabet Balyan’ın oğludur... Abdülmecid’in kendisini aldatan karısını boğdurduğu efsanesi de dolaşıyor. Kendisine annelik yapan Pereste Hanım da sarayın ‘Osman’ adındaki bir uşağıyla ilişki kurduğu için suçlanmıştır.” Abdülhamid’e ilişkin bu tür uydurma öykülere, Avrupa basınından pek çok örnek verilebilir... Avrupa basının da, Abdülhamid’i yeren sayısız karikatüre de rastlanır. Avrupa’da yaşayan Jöntürklerin de, Abdülhamid’in diktatörlüğünü vurgulamak için, karikatür kullandıkları bilinir... Övgülere gelince... Osmanlı topraklarında yayımlanan bütün kitap ve gazetelerin Sultan’a övgülerle dolu olması şarttı. Sansürün etkisi karşısında, ayrıca Saray’dan alınacak ödeneği kaybetmemek için, böyle davranmak kaçınılmaz oluyordu. Her yıl bayramlarda ve Sultan’ın tahta çıkış yıldönümlerinde, gazetelerin birinci sayfaları hatta birkaç sayfası, Abdülhamid’e övgü dolu yazı ve şiirleriyle çıkardı.
Yerlilerinin Türkçe bilmediği Trablusgarb vilayetinde yayımlanan resmî gazete bile, Türk memurların şiirleriyle doluydu. 1900 yılında, Sultan’ın tahta çıkışının 25. yıldönümü dolayısıyla, tam bir sayfayı dolduran bir özel ekten bir örnek aktaralım. ‘Vilayet Ticaret Mahkemesi Reisi Mesud Efendi’ imzalı bir şiirin mısraları şöyledir: “Şairane safha-i âfâkı tezyin eyleriz / Gamı halkı vasfı hakan ile şirin eyleriz / Amme-i Osmaniyanla bâ kemal iftihar / Her sene bugünde hep icrayı ayin eyleriz / Şükrü mümkün vasfı mahsur olsa nezdi akılda / Günde bin Şehnameyi imlâ ve tedvin eyleriz.” Meclisin kapatılması, Midhat Paşa’nın sürülmesi ve 1877-78 Rus yenilgisinden sonra, Abdülhamid’in, politikalarını savunması için, Ahmed Midhat’a yazdırttığı ‘Üssü İnkılâb’ kitabında, Sultan’ın özgürlükçü davranışlarına bol övgü vardır. Zamanla, ‘hürriyetçilik’ yakıştırmasının kalktığı; bunun yerini, ‘dinin koruyucusu’ sıfatının ön plana çıkarıldığı dikkatlerden kaçmaz: 1895’te yine Ahmed Midhat’ın Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika ettiği sonra da, kitap halinde bastırdığı “Amerika’da Neşr-i İslâm Teşebbüsü” isimli çalışmada; çağdaşlaşma yolunda (sahib-i asr olmada) önemli adımlar atılması gibi, Hıristiyan misyonerlerin çabalarına rağmen, İslâm’ın dünyada büyük ölçüde yayılmasının da, padişahın gayretleri sayesinde gerçekleştiği ileri sürülmektedir. Daha sonraları 1901 yılında da, Sabah gazetesinde, Abdülhamid’i bütün Osmanlı sultanlarından üstün sayan anlatımlara rastlanır. Bir başka ilginç nokta da, gazetelerde devlet icraatı ya da kimi kişisel olaylar aktarılırken, haberlere, Sultan’a uzun saygı cümleleriyle başlanıyor olmasıdır. Örneğin Tercüman-ı Hakikat gazetesi 1900’de Foto Abdullah hakkında bir haber yayımlarken, söze şöyle girer: “Cenabı âferininde-i kâinat halife-i İslâmiyan padişahı bahrü berri cihan ve şehinşahı merahim unvan, veliyül nimet âlem efendimiz hazretlerini dünya durdukça erike-i pirayı şan ve şevket buyursun, amin. Arzuyu vicdanlarıyla müşerref bil-İslâm olan ser fotoğrafi hazreti Hilafetpenahi Abdullah Şükrü Efendi...” Bayramda askere yemek verileceği haberini duyururken de yine 1900 tarihli Sabah gazetesi söze şöyle girer: “Velinimet biminnetimiz, velinimet akdesimiz hazretlerinin canibi eşref hazreti padişahilerinden asakiri şahaneleri haklarında daima ibzal buyurulagelmekte olan iltifatı seniyei canib padişahileri asarı mübeccelesinden olmak üzere iydi said adha da bilcümle alay ve taburlara kurbanlar itasıyla kavurmalı pilav ve tatlı tabahı hususuna iradei seniye-i canibi hilafetpenahi şeref müteallik buyurulduğuna dair...” Bu örnekleri çoğaltmak mümkün: Tercüman-ı Hakikat’in, Kâğıthane’de su arandığı konusundaki 29 Nisan 1900 tarihli haberinde ya da yine aynı gazetenin Rodos adasına bir cami yapılacağına ilişkin 6 Kasım 1886 tarihli haberinde veya Sabah gazetesinin Şirketi Hayriye’nin yeni vapur tarifesini yayımladığı 20 Nisan 1900 tarihli nüshasında, hep aynı övgüler girizgâhı vardır. 14 Nisan 1900 tarihli Tercüman-ı Hakikat’te Ali Rıza Paşa’nın ölüm ilanında bile, öncelikle Sultan’a saygının belirtildiği dikkatlerden kaçmaz...
Avrupa basınının ön yargılı yayınlarına karşı da, Abdülhamid, para karşılığı övgü yazıları yazdırma yoluyla bir çözüme başvuracaktır... Bizzat kapağında Sultan’ın resim ya da fotoğrafının yer aldığı yayınlar vardır. Ayrıca Abdülhamid’in tahta çıkış yıldönümlerinde, kimi Batı kentlerinde gösteriler düzenlettirilmesi de söz konusudur. Bunların en ilginçlerinden biri, Sultan’ın tahta çıkışının 25. yıldönümü nedeniyle Paris’te gerçekleştirilen programdır. Le Figaro gazetesi 1 Eylül 1900 tarihli nüshasında, Paris’te gerçekleştirilen bu tür bir gösterinin programını ayrıntılarıyla bildirir: Petit Théatre’da; semah, kılıç oyunu, Arnavut dansı, Suriyeli sanatçıların Lübnan dansı, Mısırlı sanatçıların Arap dansı, Sırp darbukacıları, Seylanlı dansözler, Hintli sihirbazlar, Napolili şarkıcılar, Hindiçini tiyatrosu, İspanyol dansı, Japon dansı... Nouveau Théatre’da ise, hoparlörlü telefon ve Dussaud’nun enskriptör telefonu ile Pathé ses kayıt cihazının gösterimi yapılacak; İspanyol dansözler, Napolili şarkıcılar, Hintli sihirbazlar sahnede arz-ı endam edeceklerdir. Ayrıca yine Paris’te, ışıklandırılmış bir tekne üzerinde Seine Nehri kıyısında bir müzik ziyafeti verilir. Necip Paşa’nın ‘Hamidiye Marşı’ ile başlayan program, Fransızların Marseillaise Marşı ve sonra da, Wagner, Bizet gibi ünlü bestecilerin yapıtlarıyla devam eder... Figaro gazetesi, “Gece son derece tatlı bir toplantıya tanık oldu, bütün davetliler kendilerini Boğaziçi sahillerine ermiş sandılar” diye yazarak programı över. Havaî fişek gösterileri de programı taçlandırır... Abdülhamid’e yöneltilen övgülerin de yergilerin de ortak noktası ‘abartı’ faktörüdür. Asıl sorun, Abdülhamid’in şahsında değil, devletin çöküş döneminde olmasındadır. Bir yandan Osmanlı topraklarını bir an önce paylaşmak isteyenler, diğer yandan ‘devrimci’ çözümleri o dönemin toplumunda hemen uygulanabilir sananlar, eleştirilerinde ve hatta aşağılamalarında hudut tanımamışlardır. Oysa Abdülhamid, köklü bir değişimi başlatmış olan Tanzimat’ın sadece ‘seçilmişler’ ve ‘seçkinler’ arasında yaşamasının yetersizliğini fark edip toplumca özümsenmesini sağlamayı hedef almış bir yöneticiydi. Bu da, o dönemin şartlarında, özgürlükçü bir anlayışla gerçekleşemezdi. Nitekim Abdülhamid’i deviren İttihatçılar da kısa zamanda özgürlüklerden vazgeçmek zorunda kalmışlardır.
|