|
sezersson
|
 |
« : Aralık 15, 2007, 08:47:30 ÖS » |
|
Soğuk bir sonbahar günü cama vuran yağmur sesleri ve kadın ağlamaları ile uyanıyorum. Annem ağlıyor, teyzem gelmiş o da ağlıyor. Daha bir sürü tanımadığım insan sessizce ağlıyorlar. İçeri gidip bakıyorum. Anneannem yine yatıyor ama bu sefer yatağında değil, yere uzanmış. Bunu çok garipsiyorum. Yatak varken yere neden uzanmış acaba? Peki ya bu beyaz örtü ve üstündeki bıçak da neyin nesi oluyor? Çenesini neden bağlamışlar? Hem ne diye yüzünü bile örtmüş ki? Havanın soğukluğu geliyor aklıma ve ondandır diyorum. Yanı başında dua eden bir sürü insan var.
İyi kadındı, diyorlar. Felç vurduğundan beri bir kez olsun şikayet etmedi.Hep, şükür derdi. Ağlamaların ardı arkası kesilmiyor. Şaşırmış gözlerle etrafa bakıyorum. Artık dayanamıyorum ve gülerek neden burada herkes ağlıyor, diye bağırıyorum. Sonra ben de ağlamaya başlıyorum.
Benim ölümle tanışmam bu şekilde oluyor.Artık bana hikayeler anlatan ve şekerler veren anneannem hiç gelmeyecekmiş, öyle diyorlar.O ölmüş.İyi ama ölmek ne? diyorum.Cevap vermiyorlar. Tek yaptıkları şey ağlamak.Bense hala anneannemin neden evden taşınmak istediğini anlamaya çalışıyorum.Acaba onu üzdüm mü,diye düşünüyorum.Acaba benim yüzümden mi gitmek istiyor? Oysa ben onu çok seviyorum ve onun da beni sevdiğini adım gibi biliyorum. Yoksa neden bana her gün şeker verip hikayeler anlatsın, neden beni öpüp koklasın? Bu işte bir terslik olmalı diyorum, insan sevdiklerini bırakıp neden gider ki?
Günler böyle geçiyor. Ağlamalar gün geçtikçe azalıyor ve anneannem bir kez bile olsun gelmiyor. Her gün o gelecek diye bekliyorum ama hiç gelmiyor. Derken babam bir gün eve elinde üç tekerlekli bir bisikletle kapıda görünüyor ve benim adıma her şey iyi gitmeye başlıyor.
Bisikletin üstünden inmiyorum. Evin içinde uyanık olduğum zamanlar hep onun üstündeyim hatta yemeklerimi bile bisikletimdeyken yiyorum. Eğer izin verseler bisikletimde uyurum ama annem buna izin vermiyor ve sen artık azıttın, diyor. Azıttın ne demek diyorum? Hem anneannem ne zaman gelecek? Bisikletimi görmedi hiç.
Annem ağlamaya başlıyor. Sanırım yine annesini hatırladı. Bense bisikletimle mutluyum. Sadece tek bir şikayetim var o da evimizin dar olması.Bana hep ayak altında dolaşma diyorlar ama nereye gitmem gerektiğini de söylemiyorlar.Ben de sürekli odanın etrafında dönüp duruyorum.Dönüyorum,dönüyorum ve yine dönüyorum.Başım dönmüş olacak ki dengemi kaybediyorum ve odanın ortasında duran sehpanın ucuna kafamı çarpıyorum.Kafamda bir sıcaklık duyup elimi kafama sürünce elim kırmızı oluyor.Annem bu halimi görünce korkuya bana doğru geliyor ve beni kaldırıyor.
Evde pamuk yok ne yapacağız şimdi, diyor.
O anda komşular geliyor ve anneme kanayan yere tütün basmasını söylüyorlar. Hep ağızlarında duran beyaz şeylerin içinden küçük kahverengi parçacıklar çıkarıp kanayan yere doğru bastırıyorlar. Acıyor mu,diye soruyorlar.
Evet diyorum.
Bir kadın,acısın acısın iyidir diyor.
Ona sokakta öğrendiğim birkaç küfürü söylemek istiyorum ama annem kızar diye bunu yapamıyorum. Biraz bekleyelim böyle diyor annem ve bana,senin başına bir şey geleceği vardı bu bisiklet yüzünden zaten, diyor.
Daha sonra kanın durduğunu söylüyorlar. Artık özgürüm.
Annem, şu bisiklete dışarıda bin bundan sonra, diyor.
Çok seviniyorum, hemen çıkabilir miyim diye soruyorum.
Hayır,diyor akşam oldu.Yarın çıkarsın.
Hemen yarın olsun istiyorum. Dışarıda mahalledeki çocuklarla birlikte bisiklete bineceğim. Hemen yatmalıyım ki sabah olsun. Doğru yatağa gidiyorum ve uyuyorum.
Bisikletim diğer çocuklar arasında ilgi uyandırıyor.
Vaay ne güzel bisiklet! Şuna bak, yeni mi aldı baban?
Evet. Hadi yokuşa gidelim.
Önerim hemen kabul ediliyor. Beş-altı yaşlarında beş-altı çocuk bisikletlerimizle sokağın sonundaki yokuşun başında beliriyoruz. Yokuşa baktığımda içimi biraz korku kaplıyor ama diğerlerine belli etmiyorum. Ben bunları düşünürken içimizden biri yokuştan aşağıya hızla bisikleti sürüyor, yolun ortasındaki direği sıyırarak geçiyor ve düzlükteki garajın kapısına bir-iki metre kala duruyor. Ardından bütün çocuklar aynı şeyi tekrarlıyoruz ve bu durum birkaç gün boyunca hayatımızın en büyük eğlencesi oluyor.Artık ellerimizi bırakarak bile yokuştan inebiliyoruz.Annelerimizi bizi görmüyor,eğer görseler bir daha dışarı yollamazlar.
Bazı komşu kadınlar bizim bu halimizi görüyor ve bizi annelerimize söyleyeceklerini söylüyor. İçimizde biri ona küfür ediyor ve biz gülmekten kendimizi yollara atıyoruz. Kadın da camı kapatıp içeri giriyor. Bu eğlenceli bisiklet günleri benim direği son anda sıyırıp hızımı alamamam ve garaj kapısına yapışmamla son buluyor. Bisikletim dağılmış vaziyette ve kolumda büyük bir acı hissediyorum.Çocuklar yukarıda bu halime gülüyorlar.Aslında ben de kendime gülmek istiyorum ama kolum çok acıyor.Sağlam olan kolumla bisikleti sürüklüyorum ve yokuşu çıkmaya çalışıyorum.
Hahaha nasıl da çarptın ama.
Kullanmayı bilmiyorsun oğlum sen.
Neden kolunu tutuyorsun acıyor mu?
Cevap vermiyorum. Onlar yine kendi dünyalarına dönüyorlar ve hızla yokuşa doğru bisikletlerini sürüyorlar. Bense bisikletimin dağıldığına mı, kolumun acıdığına mı üzüleyim bilemiyorum. Kolumdaki acı dayanılmaz hale geliyor ve yorgunluğun da etkisiyle oracığa yığılıveriyorum.
Gözümü açtığımda karşımda yaşlı bir kadın kolumu tutmuş bana bakıyor. Gözlerim annemi arıyor. Annem acıyan gözlerle bana bakıyor. Bakışlarından bana kızıyor mu yoksa benim acımı mı paylaşıyor anlayamıyorum. Annem, nesi var Ayşe teyze diye soruyor ve ben o anda nerede olduğumu anlayıp ürküyorum. Kırıkçı Ayşe Teyze denilen kadın, bir şekilde kolunu sakatlayan çocukların doktor niyetine götürüldükleri,sağlam bir kolla ona gittiğinizde kolunuzu kırabilecek kadar güçlü,mahallenin fahri doktoru diyebileceğimiz,”eski toprak” olarak adlandırılan bir ihtiyar. Kolumu sıkıca kavrıyor.Ben çığlık atıyorum,onun umrunda değil. Dikkatle işine odaklanmış gözlerinde bir beyin cerrahının dikkatini görüyorum. Kendinden emin bir ses tonuyla, çıkmış bu kol diyor.Yerine takmak lazım.
Kendimi parçaları sökülmüş bir alet gibi görüyorum.Bacaklarım,kollarım, kafam yerinden çıkmış ve bu kadın onları bir araya getiriyor.Bacaklar yerine kolları takıyor,ve kafamı ters monte ediyor.Bu komik halimle çocukların arasına katılıyorum ve hepsi gülmekten yerlere yatıyor.Bunları düşünüp gülümserken acaba bana ne yapacak diye endişelenmeye başlıyorum.Bu sefer ağlamaya başlıyorum.
Annem,sus diyor,kocaman çocuk oldun artık.
Kadın kolumu sıkıca kavrıyor ve ani bir hareketle bükünce çatt diye bir ses duyuluyor.Duyduğum acıdan dolayı avazım çıktığı kadar bağırıyorum.Ağzımı kapatıyorlar.Kadının elini ısırıyorum.Eli acımış olacak ki bana hafifçe vuruyor.
Annem, sen ne hakla benim çocuğuma vurursun,diyor.
Elimi koparıyordu görmedin mi?
Ona vurman mı gerekir? Hem küçücük çocuk senin o kartlaşmış elini nasıl koparabilir ki.
Bir de hakaret ediyor şuna bak. Al! Yemedik çocuğunu!
Sana gelende kabahat zaten, bunamışsın sen!
Size iyilik yapanda kabahat.Bıraksaydım da öyle kalsaydı çocuğun kolu, görürdün o zaman.Bir daha da kolu kopsa bakmam.
Doktor denen bir şey var herhalde, sana kalmadık!
O zaman niye önce doktora gitmedik anne? diyorum
Annem , sus sen de!, diyor ve bana bir tane patlatıyor.
Böylece annemden ilk ve son dayağımı da yemiş oluyorum.Kolumun acısını bir anda unutuveriyorum.Annemin yüzündeki pişmanlığı görebiliyorum.
Aslında ilk dayak için hiç de güzel bir yer değil burası.En azından kendi evimizde yapabilirdi bunu.Hatta akşam,babam geldiğinde küçük bir kutlama bile yapabilirdik bunun için.Ancak yavaş yavaş anlıyorum ki hayat denen şey sürprizlerle dolu.Ne zaman bisikletinizle garaj kapısına toslayacağınızı, ne zaman kolunuzun çıkacağını ya da ne zaman dayak yiyeceğinizi bilemiyorsunuz.
|