selam arkadaşlar uzun zamandır foruma yazamıyordum kusura bakmayın.yine kafanızı şişirmeye geldim

küçük bir bölümü daha sizlerle paylaşmak istedim...
Sokaklarda her zaman olumlu şeyler yaptığımızı söyleyemem. Bazı arkadaşlarım için sokaklar bir arenadan farksız. Birbirleriyle kavga ediyorlar ve bundan yeteri kadar hırslarını alamazlarsa öfkelerini ve vahşiliklerini suçsuz hayvanlara yöneltiyorlar. Bu hayvan da genellikle kediler oluyor. Kediler için dokuz canlıdır, derler. Ancak bizim sokakta yaşayan bir kedinin hayatta kalabilmesi için en az on sekiz canı olması gerekir.
Sokak kedilerinin yaşam mücadelesine çok kez tanık oldum. Kedileri sevmiyorum. Onlardan hiç hoşlanmıyorum hatta kedilerden nefret ediyorum desem yeridir. Onları başkalarının yaptığı gibi kucağıma alıp okşamadım, gel pisi pisi demedim ama sonuçta onların da canı var ve Allah’ın verdiği canı da yine ondan başkası almamalı.
Kedileri neden sevmediğime gelince… Bir gün, şu an adını hatırlamadığım bir kadın kediler hakkında küçük bir konuşma yaptı ve ben o günden sonra kedilerden nefret etmeye başladım. Kadın şöyle diyordu:
“Kediler nankördür. Adı üstünde işte! Boşuna dememişler “nankör kedi” diye. Sen bunların böyle sevimli göründüklerine bakma. Bunlar, sahibim bir an önce ölse de onu önce gözlerinden yemeye başlasam, diye iç geçirirlermiş. Daha kim bilir ne kötülükler, ne hain planlar geçiyor kafalarından? Hele o kara kediler yok mu?
Onları gördüğün zaman saçını tutacaksın ta ki o geçip gidinceye kadar. Duydun mu beni?
Kara kedi gördüğüm zaman, o geçip gidene kadar saçımı tutacağım.
Aferin.
Sonra konuşmaya devam ediyor. Köpekler onlara benzemez. Onlar sadıktır. Seni korurlar. Hatta insanlardan bile daha sadıktırlar. Bir köpeğe bir parça et versen ona yaptığın bu iyiliği unutmaz, seni her zaman kollar. Peki ya kediler ve insanlar öyle mi? Onları bir ömür boyu beslesen de bir gün aç bıraksan hemen kuyunu kazarlar.
İşte bu kadarını hatırladığım konuşmadan sonra kedilerden nefret etmeye başlıyorum. Onları gördüğüm zaman, kafamda hep nankör, çıkarcı ve sadakatsiz bir yaratık beliriyor. O günden beri kedileri gördüğüm zaman hiç sevmediği birini gören insanlar gibi oluyorum.
Sizi gidi nankörler, diyorum. Demek ekmeğini yediğiniz, sizi besleyen insanlar hakkında hain planlar yapıyorsunuz. Sizin gibi nankörlere de bu yakışır zaten.
Yine de hiçbir zaman onları öldürmeyi düşünmedim. Çünkü bunu benim yerime düşünecek çok arkadaşım vardı. Aynı gün içinde iki kedinin hayatıyla oynadılar; birini öldürdüler, diğeri de ölümden döndü.
Mahallemizdeki ilk kedi cinayetini Hızır işledi. Toplanmış, diğer sokağın çocuklarıyla maç yapmaya gidiyoruz. Bir yokuşun başındayız. Biraz aşağımızda kendi halinde bir kedi… Yolun kenarında ise büyükçe bir taş var. Kaya denemeyecek kadar küçük ama basit bir taş parçası denemeyecek kadar da büyük bir taş. Hızır birden taşı alıyor ve bakın şimdi, kediyi korkutacağım, diyor. Taşı kedinin yanına doğru atacağım ve kedi havaya fırlayacak.
Hızır taş parçasını biraz zorlanarak da olsa yerinden kaldırıyor ve kedinin yanına doğru tüm gücüyle fırlatıyor. Zavallı kedi kaçayım derken taşın geldiği yöne doğru hareket ediyor ve…Önce bir ölüm sessizliği kaplıyor etrafı. Yerde yatan kedinin cansız bedenine bakakalıyoruz. Hızır suçluluk dolu gözlerle etrafa bakıyor. Kedinin yanına yaklaşıyor ve ölmüş lan bu! Diyor. Hadi gidelim! Kediyi oracıkta bırakıp okulun bahçesine doğru yol alıyoruz. Maçımız var oğlum, diyor, Hızır. Bir kedi öldü diye erteleyemeyiz ya! Hem rakip takım çoktan ordadır bile.
Üzülmüştüm. Bir kaza sonucu masum bir kedi ölmüştü. Aklım o kedicikte, yürüyorum. Bir yandan arkadaşlarımın konuşmalarını duyuyorum. Aman be, diyorlar. Onlar da fareleri hiç düşünmeden öldürüyorlar. Hem bu kazayla oldu. Eceli gelmiş kediciğin. Gülüyorlar. Sonra Hızır’a dönüp soruyorlar: Hızır ya! Nasıl oldu da bir taşla şu kediyi tahtalıköye yolladın? Bir vuruşta dokuz canı birden gitti zavallının. Yine gülüyorlar. Kimse kedilerin nankörlüğünden veya çıkarcılığından bahsetmiyor. Sanırım benim bildiklerimi onlar bilmiyorlar. Belki de bu daha iyi. Eğer bana anlatılanları duysalardı mahallede canlı kedi bırakmazlardı.
İkinci olay ise Nevin Abla’nın bahçesinde gerçekleşiyor. Bu bahçe biraz yüksekçe bir yerde bulunuyor. İçerisinde büyük bir incir ağacı var. Biz sokağın düzlük bir yerinde misket oynamakla meşgulüz. Bahçe tarafından kedi miyavlamasına benzer bir ses yükseliyor. Bir kedi acı içinde miyavlıyor sanki. Daha sonra Ercan’ın sesini duyuyoruz. Bakın lan, diyor. Ne yapıyorum? Onun ne yaptığını tam olarak göremiyoruz ama elindeki şeyi kement gibi çevirip durduğunu görebiliyoruz. Tıpkı kovboy filmlerindeki gibi… Biraz dikkatli bakınca elindekinin kement değil de bir kedi olduğunu görüyoruz. Kediyi kuyruğundan tutmuş başının üstünde çevirip duruyor. Kedi, beni kurtarın, dercesine acı acı miyavlıyor. Acaba Ercan benim kediler hakkında bildiklerimi öğrendi mi? Sanmıyorum. Yine de neden böyle bir şey yaptığına anlam veremiyorum.
Bütün çocuklar hatta bütün mahalle Ercan’ı izliyor. Bazı kadınlar cama çıkmış, ona bağırıyorlar. Ercan, bırak bakayım kediyi. Yazık değil mi hayvana? Bak, nasıl da korkmuş. Canı acıyor zavallı kediciğin. Oğlum deli misin sen? Bıraksana kediyi! Günah!
Ercan onların dediğini yapıyor. Kediyi bırakıyor. Daha doğrusu sokağın ortasına doğru fırlatıyor. Havada uçan kedi yine dört ayak üzerine düşüyor. Düşer düşmez toparlanıp hemen olay yerinden uzaklaşıyor. Hepimiz olayın şaşkınlığı içersindeyiz. Ercan yukardan bağırıyor. Gördünüz mü lan? Hiçbir şey olmadı kediye!
Zavallı kedicikler…
Başınıza gelen onca şeye rağmen sizi sevemiyorum. Size acıyorum ama sevemiyorum sizi. Ama en azından diğer arkadaşlarım gibi size vahşice yaklaşmıyorum, canınızı acıtmıyorum, değil mi?