|
sezersson
|
 |
« : Aralık 04, 2007, 08:04:25 ÖS » |
|
Okula başladığım günü hatırladığımda gözlerimin önüne gelen ilk şey annemin beni okulun kapısına bırakması ve geri dönmesidir. Okul önlüğüm,beyaz yakalığım ve yeni siyah ayakkabılarımla hiç de fena görünmüyorum.Kendimin özel olduğunu düşünüyorum ki okuldan içeri girince bu fikrimin boş olduğunu anlıyorum çünkü herkes benim gibi.Bütün öğrenciler lacivert önlükleriyle okul bahçesini adeta laciverte boyamışlar. Sınıflar yavaş yavaş dolmaya başlıyor.Ben sıramda oturmuş etrafta ağlayan,zırlayan,annesini sayıklayan çocukları izliyorum.Bunların bir kısmı erkek çocuklar ve bazıları kızlardan bile çok ağlıyor. Okuldaki ilk günüme damgasını vuran iki isim olmuştu.Biri öğretmenim Nalan,diğeri ise Halil İbrahim adında,kıvırcık saçlı bir çocuk.Bu çocuk okulda durmak dahi istemiyor.Sürekli ağlıyor ve onu izleyen diğer çocuklar da böylece ağlıyorlar.Benim gibi okulda ilk gün korkusu yaşamayanlar ise bu olanlara bir anlam veremiyor. Annemi isterim ben! Bana ne! Annee! Anneler okulun kapısında bekleşiyorlar. Kimi meraklı gözlerle içeriye doğru bakmaya çalışıyor,kimileri ise çocuğunu çoktan unutmuş birbirlerine hikayeler anlatıyorlar,öğretmenler hakkında yorum yapıyorlar. Öğretmen anne gibi olmaz. Bak benim çocuk nasıl da ağlıyor. Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz diye boşuna dememişler. Bu öğretmen çok iyiymiş. Keşke bizimkini de o okutsaydı. Sabahçı mı senin çocuk? Yok öğlenci. Daha iyi oldu sabahları zor kalkıyor çocuklar. Hem o okuldayken sen de gezmelerine, günlerine gidersin.Sabahçı oldu mu sen daha uyanmadan gelir,sonra da başına bela olur. Gittiğin her yere götüreceksin artık. Halil İbrahim yanımda oturmuş bütün gücüyle ağlıyor, hiç durmadan ağlıyor. Derken teneffüs zili çalıyor ve dışarı çıkıyoruz.İbrahim bahçede annesini arıyor ve bulamayınca sağa sola doğru koşmaya başlıyor.En sonunda bahçe duvarının üstüne çıkıyor.Benim ve diğer çocukların bakışları arasında duvara tırmanıp,okuldan kaçıyor.Bu benim Halil İbrahim’i son görüşüm oluyor çünkü bir daha okula gelmiyor.
İlkokul birinci sınıf öğrencisi iseniz tek yapmanız gereken şey okumayı sökmektir.Annem bana okul başlamadan önce harfleri öğrettiği için bu konuda hiç sıkıntı çekmiyorum ve çok kısa sürede okumayı öğreniyorum.Fakat yazmayı bilmiyorum.Okulda çizgiler çiziyoruz; düz çizgi,sağa eğik ya da sola eğik çizgi,sonra harfler.Artık yazmayı da öğreniyorum.Okumayı öğrendikten sonra gazeteleri okumaya başlıyorum ama sadece büyük başlıkları okumayı seviyorum.Çünkü onların harfleri büyük.Nerde bir gazete görsem okumaya başlıyorum.Daha sonra sıkılıp bırakıyorum.Şimdiden bu kadar okursam ilerde okuyacak bir şey bulamam diye düşünüyorum.
Sınıfın neredeyse hepsi okuma yazmayı öğrenmiş durumda. Bir gün öğretmenimiz tahtaya bir şeyler yazıyor ve bizim de aynısını defterlerimize yazmamızı istiyor. Onun dediğini yapıyoruz. Öğretmen tahtayı dolduruyor,yazacak yer kalmıyor.Eline tahta silgisini alıyor ve yazdıklarını silmeye başlıyor.Biz küçük öğrenciler şaşkın bir halde birbirimize bakıyoruz ve içimizden ne yapıyor bu öğretmen böyle diyoruz.Derken biri öğretmene uymak için yazdıklarını silmeye başlıyor ve biz de ona uyuyoruz.Nalan Öğretmen arkasını dönüyor ve herkesin büyük bir ciddiyetle yazdıklarını sildiğini görünce önce biraz sinirleniyor,bize kızıyor. Ne yapıyorsunuz siz? Biz de siliyoruz öğretmenim. Hayır siz silmeyeceksiniz. Ben tahtada yer kalmadığı için sildim yazdıklarımı. Ama biz yanlış yazdığınızı düşünmüştük. Öğretmenimiz gülümsüyor. Hayır yanlış yazmadım. Neyse, haydi tekrar yazalım. Ağabeyime olanları anlatıyorum. Ne kadar salak şeylersiniz siz, diyor.Biz hiç böyle şeyler yapmazdık. İçimden, ben en azından okula gidiyorum, diyorum. Senin gibi sokaklarda gezmiyorum.
Okul günlerim böyle eğlenceli geçiyor. Özellikle de beslenme saatleri. Annem okula giderken beslenme çantamı hazırlıyor. İkinci dersin sonunda öğretmenimiz beslenme çantalarınızı açın diyor ve bizler yemeğe başlıyoruz. Öğretmenin dikkatini bir kız çekiyor.Herkes iştahla getirdiklerini yerken o hiçbir şey yemiyor.Hatta beslenme çantasını bile açmamış çünkü beslenme çantası bile yok.Öğretmenimiz çok üzülüyor.Bizden yiyeceğimizi arkadaşımızla paylaşmamızı istiyor.Onun sözünü dinliyoruz ve getirdiklerimizden ona da veriyoruz.Kızın hepimizden çok yiyeceği oluyor.Öğretmenimiz bize aferin çocuklar diyor.Paylaşmayı öğrenmelisiniz.Böylece bu derste paylaşmanın önemini öğreniyoruz. Gözüm ister istemez kıza takılıyor. Önündeki yiyeceklere bakıyor. Daha sonra yemeye başlıyor.O kadar tatlı bir yemek yiyişi var ki hayran oluyorum.Lokmaları küçük küçük ısırıyor,yerken ağzını hiç şapırdatmıyor.Ben hayran hayran onu izlerken göz göze geliyoruz ve utanıyorum.O günden sonra herkes biraz daha fazla yiyecek getiriyor ve hepimiz paylaşarak yiyoruz.Beslenme saatleri adeta bir şölen havasında geçiyor.Ta ki öğretmenimiz tahtaya beslenme listesi yazana kadar. Bu liste bizim okula hangi gün ne getireceğimize dair bir liste ve ben buna fena bozuluyorum. İçinde yumurta var ve ben yumurtadan nefret ediyorum. Listeyi anneme vermemeyi bile düşünüyorum ama öğretmenimiz her gün getirdiklerimizi kontrol edeceğini söylüyor. Listeyi anneme veriyorum. Güzel, diyor. Zaten bunları yemen gerek.Bizim zorumuzla yemiyorsun bakalım okulda bunlardan başka yiyeceğin olmayınca ne yapacaksın? Öğretmenime ilk defa kızıyorum. Ne gerek vardı böyle bir listeye sanki. Artık pazartesi günlerinden nefret ediyorum çünkü okulda haşlanmış yumurta yememiz gerekiyor. Öğretmenimiz gerçekten de beslenme çantalarımızı kontrol ediyor.Bir kişi dışında herkesin çantası tam.Onun için fazladan her zaman yiyecek bulunuyor çünkü çoğumuz getirdiklerinin hepsini yiyemiyoruz.O an aklıma bir fikir geliyor ve öğretmenin yanına gidiyorum. Öğretmenim ben o arkadaşımıza her hafta yumurta getirebilir miyim? Annem onun için de bir yumurta haşlayabileceğini söyledi. Demek öyle. Ne güzel! Peki o zaman. Annene de teşekkür ettiğimi söyle. Olur. Böylece pazartesileri yumurta yemekten kurtuluyorum. Ta ki öğretmenim durumu anlayıp kulağımı çekene kadar.
Yine bir sorunum var; çantamla aram hiç iyi değil. Çünkü benim çantam tutmalı, yani elinizle tutuyorsunuz. Sırt çantası değil. Oysaki ben sırt çantası istiyordum ama komşunun çocuğu artık büyümüş ve o çantayı kullanamayacağı için anneme isterse senin oğlun kullanabilir demiş.Annem de masrafları biraz olsun azaltmak için bu öneriyi kabul etmiş.Bu çantayla okula gittiğinizde diğer öğrencilerden farklı görünüyorsunuz.Sanki öğretmen gibisiniz.Çünkü böyle çantaları öğretmenler taşıyor.Oysa ben daha çocuğum.Her gün okula gidip gelirken bu çantayı taşımak bana zor geliyor. Sınıfta benimkine benzer bir çanta kullanan başka biri var mı diye etrafıma bakıyorum ve Erdal’ı görüyorum.Artık okula onunla beraber gidip gelmeye başlıyorum ve yol boyunca konuştuğumuz tek şey çantalarımız oluyor.İkimizde bu tür çanta istemiyoruz,diğerleri gibi sırt çantası istiyoruz ancak ben ailemin onca masrafından sonra yeni bir çanta istiyorum, diyemiyorum. Okulda her şey güzel geçiyor. Teneffüslerde plastik futbol topu olduğu zaman taşlardan kale kurup maç yapmak en büyük eğlencemiz. Top olmadığı zamanlarda ise kola kutusunu ezerek top yapıyoruz ve onunla oynuyoruz. Bu kola kutuları sert olduğu için eğer havadan hızlı bir şekilde gelse kafanızı yarabilir ama buna aldıran yok. Ayrıca ayakkabılarınız da hemen eskir.Bizim tek düşündüğümüz şeyse gol atmak.Gol atınca sanki okulun kralı oluyoruz.Ancak benim düşündüğüm bir şey daha var:En kısa sürede bu çantadan kurtulmalıyım.Ama nasıl?
Okul yolunda tek başıma ilerlerken Erdal’ı görüyorum ve çok şaşırıyorum. Elinde çantası yok. Sırt çantası var. Yeni çantası gerçekten de çok güzel, onu kıskanıyorum. Gülümseyerek yanıma geliyor. Bak babam bana yeni çanta aldı. İyi, güle güle kullan. Hani almayacaktı baban sana bu sene çanta? Yalancı. Almayacaktı, öyle demişti. Ama ne oldu biliyor musun? Nerden bileyim? Erdal anlatmaya başlıyor: Dün eve giderken çantamdan çok sıkılmıştım, onu sallaya sallaya gidiyordum. Derken yanımdan bir iki çocuk hızla geçerken çantama çarptılar. Onlar bana çarpınca da çantanın sapı elimde kaldı. Ben de ağlaya ağlaya eve gittim. Babam da akşam bana bu çantayı aldı.
Şanslıymışsın, diyorum. Evet ama kafanı kullanırsan sen de babana yeni bir çanta aldırabilirsin aslında. Nasıl olacakmış o? Erdal yine anlatmaya başlıyor: Okuldan eve dönerken, senin çantanın sapını kopartırız. Sen de babana durumu anlatırsın. O da sana yeni bir çanta almak zorunda kalır. Bu fikir çok hoşuma gidiyor ve dönüşte planımızı gerçekleştirmek için sözleşiyoruz. O gün derslerde hep yeni çantamı hayal ediyorum. Babamla birlikte yeni çanta almaya gidiyoruz ve ertesi gün ben de sırt çantamla okula gidiyorum.
Hayal kurmak demek risk almak demektir. Hayallerinizin gerçekleşmeyeceği riskini almak… Ancak ilkokul çağında bir çocuk sadece hayal kurar ve gerçekleşmesini bekler. Ben de öyle yapıyorum. Yarın sırt çantasıyla okula gideceğimi sanıyorum ve olacaklardan habersizim.
Çantamın sapını kopartıyoruz ve ben evin yolunu tutuyorum. Biraz da heyecanlıyım, annem kızar diye korkuyorum. Bir çantaya bile sahip çıkamadın, diyebilir. Eve elimde sapı kopmuş çantayla girince annem sadece gülmekle yetiniyor ve bana ne bu halin diye soruyor. Olanları anlatıyorum: Çantamı sallaya sallaya eve gelirken koşan çocuklar çarptı, o yüzden sapı koptu. Tamam, diyor annem. Baban gelince bakarız çaresine. Ben bu cümleyi, baban gelince sana yeni, güzel bir sırt çantası alır, diye tercüme ediyorum, ya da öyle anlamak istiyorum. Bazen bazı şeyleri istediğiniz gibi anlarsınız ya, onun gibi işte. Ancak bu plan benim için hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor.
Ertesi sabah okula sapı yapıştırılmış bir çantayla gitmem de benim adıma yeni bir hayal kırıklığı oluyor. Babam yeni bir çanta almak yerine, sanırım yeni çanta alacak paramız olmadığından çantanın sapını yapıştırıyor ve benim o meşhur çantam neredeyse eskisinden de sağlam oluyor. Arkadaşımla yaptığımız plan, anneme söylediğim yalan, hepsi boşa gidiyor. Belki de bu çantayı sevmeye çalışmalıyım diye düşünüyorum. Çünkü bir şey sizin dibinizden ayrılmıyorsa ondan nefret etseniz bile bir süre sonra onu sevmeye başlayabilirsiniz. Tıpkı benim bu çantayı tam beş sene kullandıktan sonra, çatıda bir yere kaldırmam ve ara sıra gidip tozunu almam gibi.
Çantası olmayanları düşün, diyor annem. Ben de yatağıma uzanıp çantası olmayanları düşünüyorum. Sezersson
|