|
bengisunur
|
 |
« : Şubat 17, 2008, 06:50:02 ÖS » |
|
Uzun Hece
Dört kitabın manâsın okuyup tahsîl ettim/Aşka gelince gördüm: bir uzun hece imiş! (Yunus Emre). Bu uzun hece; hedefde “Hû!”, yolculukta “Âh” olsa gerektir. “Hû”nun özünde “he” vardır. Ahda da İsm-i Celâl'in ilk ve son harfi vardır. “Ah”ın değeri (6), “Hû”nun değeri (11)'dir. Altı kez onbir altmışaltı değerini verir ki bu da İsm-i Celâl'in karşılığıdır. Allah en iyi bilendir. Uzun hece, sevgi yolunun sonsuzluğunu gösterir. Sonsuz olan son mertebedir. İlk mertebe, gafletten uyanış mertebesi olsa gerektir. (Allah'ı, Rabbini bilme). İkinci mertebe, aklının ve gönlünün elbirliğiyle, hayatın, yaradılışın anlamının sevgi yolculuğu olduğunun bilincine varma mertebesidir. Üçüncü mertebe, bu yolda Rabb'in sözüyle şeytanî yayınları yine aklın ve gönlün elbirliğiyle ayırma mertebesidir. Dördüncü mertebe Allah'ın velileri ile kötüye adlananları biribirinden ayırarak Kur'an-i Nâtık olanları ayırabilme mertebesidir. Beşinci mertebe Allah'ın velîlerini sevme mertebesidir. Son mertebe -ki sonu yoktur- Allah'a olan sevgi yolculuğunda Allah tarafından da sevilme mertebesidir. Daha önceki mertebelerde de Allah'ın rahmet ve inayeti üzerimizdedir, ne var ki Allah'ın sevgisinin tadı başka hiçbir şeyde bulunmaz. Sevginin manevî iklîmini çağdaşlığa aykırı görenler, bu manevî iklîmin gül bahçelerini târumâr ettikten sonra, içlerinden yükselen sevgi ihtiyacını bastıramadıkları için, İlâhî Sevgi özlemini bir put ikame ederek tatmine çalışırlar. Bu putlardan birisi, İlâhî Sevgi yolculuğuna çıkmayan “Ego=nef(i)s” anlamında “nefs-i emmâre”dir. Bu putu seçenler bir süre sonra özel Panteonlarına “ırk” putunu, bir süre sonra da bu “ırk” putundan soyutlayarak elde ettikleri bir soyut Tanrı kavramını yerleştirirler. Böylece, yaradılış âleminin zaman ve mekân kategorilerine sığmayıp ancak seven gönle sığabilen Allah'ın yerine bir “ırk putu” yerleştirdiklerinin farkında olmazlar. Başka din mensuplarıyla işbirliği; ancak Sevgi'nin Adaleti'ni yeryüzünde gerçekleştirme amacıyla olur. Ne var ki işbirliğinin amacının gerçekleştirilebilmesi için de amaç ortaklığı bulunması gerekir. İşbirliğindeki muhataplarımız da hiç değilse İlâhî Sevgi yoluna girmiş olmalıdırlar. Hele biz de bu yola girmiş değilsek, iki taraf da veya daha çok sayıda tarafın herbiri de bu işbirliğinden “Avrupa'ya, İsrail'e davet, burs, Gap, turizm geliri, İran'a karşı ortak cephe vs.” gibi bir “garez” güdüyorsa, Allah ancak kendisini Rabb bilenlerin işbirliğini mübârek kılar. İlâhî sevgi edebinden soyunmuş bu çıplaklar da bir havuza yaraşır, o havuzda oynayadururlar. (Tûr, 52/12'yi okuyunuz ey Azîzân!) Nûbüvvet inancı; İslâm'da Usûl-i dîn'dendir. Sevgi ehli'nin Musa'yı, Harun'u, Davud'u, Süleyman'ı sevmemesi muhâldir. Gönül ma'bedlerine Ma'bûd-i Hakîkî'yi yerleştirecek yerde farkında olmaksızın, belirli bir “yurd”un Nüfus İdaresi'ne “vatandaş” tüzel kişi olarak kaydettikleri soyut bir tanrıyı yerleştirenler, Allah'ı tenzîh ve tesbih ederek Rabbul-Âlemîn'e dönmelidirler. Bu dönüş zorla olmaz. Lâ ikrâhe fîd-dîn. Sevgi yolunda, son mertebe'nin de en ileri duraklarında devamlı derecesi yücelen yüce sevgilimiz, “Lâ ikrâhe fîd-dîn”i tebliğ ettikten sonra, çelişkili bir tutumla, “Kitap verilen sadece biziz, Allah da, din de sadece ve sadece bize özgüdür” diyen Yahudilere, “ya bana îman eder, ya da ölürsünüz!” diyebilir miydi? Kelimullah'a özden bağlı olanların Ahmed sevgisine ve dolayısıyla “Ahad” tarafından da sevilme saadetine ulaşmalarını engellemek isteyenler, “Benî Kurayza” katliâmını (soykırımını) uydurarak bu sevgi yoluna duvar çekmek istediler. Bu olay, “Abdullah İbn Seba'” uydurması gibi, şeytanî bir uydurmadır. Alî (Emîr-ul-mü'minîn) kapısından Sevgi Medinesi'ne, “Hâzel-beled-ul-Emîn”e, Resûl-i Ekrem'e (S.A.) ulaşılmasını engellemek için de, ölüm emrinin icrası görevi de bu alçakça uydurmada Ali'ye verildi. Bir toplantı sırasında tanıyıp kendisinde Davud'un mezamîrinin kokusunu sezdiğim Sara Yanarocak da bu günlerde gönül ocağımı yaktı! (Şalom 8 Ağustos 2007) Yıktın harâb ettin gönül sarayın (ey Sara) /Varıp bir taşını koyabilmezsin! Yüce Sevgilimiz'e hem “Hazret ve Peygamber” diyerek bir rüşvet-i kelâm verdikten sonra, Peygamber'in ve O'nu izleyen müslümanların bütün Yahudiler'i ve fethedilen bölge halklarını kılıçtan geçirdiklerini, yok ettiklerini kim öğretti? Mest-i nâzım, kim büyüttü böyle bî-pervâ seni? Sen de mi Brütüs-i Sârâ-nümâ? Ardından da Yahudiler'in hâmîsi ve onları bu dini baskıdan kurtaran kimse olarak Hazret-i Ömer ilân ediliyor! (Ömer ibn Abdülaziz mi?) Evvel yog idi, işbu rivayet yeni çıktı! Herhalde bu da Şi'î-Sünnî nifakını körükleme BOP'nin bir tezâhürü olacak! Ey Yüce Sevgilimiz'i sevme saadetinden yoksun olanlar! Sizinle yapacak bir işbirliğimiz yoktur! Biz bütün sevgi erlerini, sevgi elçilerini hak biliyor, seviyoruz. Sizin de Yüce Sevgilimiz'i peygamber bilmenizi aramıyoruz. Ancak, hiç değilse meselâ Kur'an-ı Kerim mütercimi Montet gibi sevgilimizin “Kötü”yle değil “İyi”yle ilişkisi olduğunu kabul etmeniz, “dialog”un şartıdır. Aksi takdirde: Kim sizden ırağ oldu ise Hakk'a yakındır/Zîrâ ki dalâlet yoludur gittiğiniz râh! (Ruhî-i Bağdâdî)
Hüseyin Hatemi
|