Öğretmenler Forumu
Ekim 12, 2008, 01:36:27 ÖÖ *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara GiriÅŸ Yap Kayıt  
Sayfa: 1 [2]
  Yazdır  
Gönderen Konu: mehmedin kitabı  (Okunma Sayısı 1298 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
MARİNAY85
Ziyaretçi
« Yanıtla #15 : Ekim 06, 2007, 08:11:15 ÖS »

BİR TARAFTA ÇOK GÜZEL SAYGI SEVGİ, BİR TARAFTA DA ACIMASIZLIK

Bölgeyi Nazımiye'nin Jandarması yaktı. Raporu, "çatışmadan kaçan teröristler yaktı" diye imzalamak zorunda kaldım. Kamer Genç, AsayiÅŸ Bölge Komutanı Hasan Kundakçı paÅŸaya " ne oldu" diye soruyor. PaÅŸa, "çatışmadan kaçan teröristler bölgeyi yaktı" diyor. Sen gidiyorsun tek bir kiÅŸiye soruyorsun. 

Gitmek zorundasın, kiÅŸisel bir çaresi yok. Yedek subay olarak da vatanın 53 çocuÄŸu emrimde. Üniformalıyım, askerimi koruyacağım. Herkes kendisini kurtaracak. Karşı taraf ateÅŸ açmazsa sen açmazsın, ama açılan ateÅŸe cevap vermezsen ölüyorsun. DaÄŸdakilerin çoÄŸunluÄŸunun ne yaptığını bilmediÄŸini sanıyorum. Biz ateÅŸleri tanıyoruz. Uzaktan, zarar vermemek ÅŸartıyla, taciz atışı yapıyorsa, askeri vurmak deÄŸil, gösteriÅŸ yapıp kaçıyorsa TİKKO, ölüm pahasına sızıp, içine girip askeri vuruyorsa PKK. Bir çocuk ormanın içerisinde çıktı geliyor, sabaha karşı. Yakaladık. Cebinde TİKKO broşürü. Tabur komutanı, kurmay nereden geldiÄŸini soruyor. "Yukarıdaki arkadaÅŸlara ekmek almaya gidiyorum" diyor. Necisin? Çocuk, "ben TİKKO'cuyum" diyor. Ne yapar TİKKO? Çocuk, "işçilerin, memurun hakkını arayacak, baÅŸka bilmiyorum" diyor. Üstü başı biraz kötü. Ona askeri elbise giydirdik, meyve suyu, Dardanel ton verdik. Çocuk bizimle geldi. En son bir köye bıraktık onu. Normalde bırakılmıyor tabii. Çocuk bir ÅŸey bilmiyor. Köyden geçerken, "ÅŸuradan ekmek getir" diyorlar. Tabii ki daha deÄŸiÅŸik durumlar da var. Sürekli daÄŸda olduÄŸumuz için halkla pek az diyaloÄŸumuz oldu. O taraftaki olaylar, bir kartopunun yuvarlanıp dereye kadar büyük bir kütle halini almasıdır. Yani halkla askerin birbirinden kopması... Geçende televizyonda gördüm, çok saçma buldum. Asker Diyarbakır'da saÄŸlık taraması yapıyor. Isınmayı saÄŸlamak için yapıyorsun bunu ama diÄŸer tarafta açık veriyorsun. Oraya saÄŸlık hizmeti götüremiyorsun, halk askeri sevsin diye onunla duygu sömürüsü yapıyorsun, yanlış bir ÅŸey. 

Dağdan helikopterle indik Tunceli'ye, izine geleceğiz. Tunceli Ziraat Bankası'ndan maaş alacağım. Sivil giyindik. Dağda sürekli engebeli arazide yürüyorsun, şehre indin mi polis dağdan indiğini anlıyor. İnsan tedirgin yürüyor. Biri karnımdan, pat tuttu. O zaman beş ay uzadı askerlik, teğmenim. "Kimliğini göster" dedi. "Kimsin sen" dedim. "Baş komiserim," dedi. Ben de, teğmen... Özür diliyor. "Bak," dedim, "şehirde böyle yapıyorsunuz, dağda biz onlarla uğraşıyoruz. Ben vatandaş olsaydım, kimsin diye böyle sorsaydın, beni bir daha bulamazdın."

Ovacık'ın yandığı dönemler, ordaydım. Asker gece gündüz yürümekten tedirgin, ayağı pişmiş, botu yırtılmış. Zaman zaman helikopter bölgeye gelemiyor, zaman zaman açlık korkusu. Tabiri yanlış olmasın ama biraz hayvanlaşıyor insan. Subay, asker olsun böyle, asker daha müsait tabii. Çatal ağaçların aralarından, çalı çırpı çayır, geçiyorsun, asker çıkarır kibriti yakar. 800 kişi olarak hareket ediyorduk. En küçük birim 13 kişiydi. 13 kişinin başında biri var ama her zaman el altında tutamazsın askeri. 20 yaşında adam bunalıyor. Bit, pire üzerinde, yıkanmak yok günlerce, aylarca, bir de yörenin şey yapısı, kibriti yakıp sigarasını yere atıyor. Bu tür yangınlar oldu. Kasıtlı şahsen görmedim, kasıtlı bir rütbeli yaktı, ama iki tane terörist oradaydı. Yatağı var, her şeyi orada, ihbarı alınmış, biz bölgeye gittiğimizde onlar kaçtı. Tekrar oraya gelip barınacaktı. Nazımiye'nin Jandarması bölgeyi yaktı. Bizzat kendim gittim, "çatışmadan kaçan teröristler yaktı" diye rapor tuttum, onu imzalamak zorunda kaldım. Ovacık yanıyor bilmem ne. Kamer Genç geliyor, Asayiş Bölge Komutanı Hasan Kundakçı paşaya "ne oldu" diye soruyor. Paşa, "çatışmadan kaçan teröristler bölgeyi yaktı" diyor. Dırt helikopter gidiyor. Hepsi bu kadar. Akşam BBC radyosundan haberleri dinliyoruz: "Kamer Genç bölgede incelemelerde bulundu." Yalan yani. Devletin imkânlarıyla Malatya'ya indin. O kadar askeri senin korunmanı alsınlar diye rahatsız ettin. Helikopter tahsis ediliyor. Tek bir kişiye soruyorsun.

20 yaşındaki çocuÄŸun eline MG3 diye bir silahı veriyorsun, ÅŸeritler ÅŸu kadar, gece görüş dürbünleri var. 20 saniyeden fazla gözünde tuttun mu deÄŸiÅŸik ÅŸeyler görüyorsun. Asker takıyor gözüne, uzun tutuyor tabii. AteÅŸ böceÄŸi bu sefer insan gibi görünüyor, panik yapıyorlar. Çalıştırıyor MG3'ü, havancı havan çıkarıyor, geri tepmesiz topçu topu çalıştırıyor, gördükleri insan deÄŸil, ateÅŸböceÄŸi. Giden bir servet o anda, bu da ekonomik boyutu. Gece on birde Nazımiye Düzgünbaba'da en zirveye çıktık. Bölük komutanı olarak görevlendirildim. 53 kiÅŸiyi dizdim. Çocuklar kahvaltı yapmaya baÅŸladılar. BeÅŸ dakika geçmedi, ateÅŸ gelmeye baÅŸladı, silahların sesini tanıyoruz, keleÅŸ. İki buçuk saat orada çatışmada kaldık. Bunlar çukur kazmışlar, belli aralıklarla. NöbetleÅŸe her mevzide iki kiÅŸi uyur, biri nöbet tutar. Sabaha karşı bunların hepsi uyumuÅŸ. Aralarından geçip içlerinde bir halka da biz yapmışız. Ben geriye doÄŸru çekildim. Gerisi uçurum, ateÅŸ gelemez. Tepeden bizimkiler görüyor bizi ama yardım edemiyorlar. Bizimkiler, telsizde, "içinize girdiler, buradan destek verirsek sizi de vururuz. Kendi imkânlarınızla kurtulun" diyor. Sonradan anlıyoruz, teröristler de kuÅŸatıldılar diye bizden korkuyorlar. Teröristler üsttekileri görüyorlar ama bizim tam yerimizi tespit edemiyorlar. Bu sefer ne yapıyorlar? Bir grup ateÅŸ ediyor, bir grup kaçıyor. En son bir tane bıraktılar orada, o ateÅŸ ediyor. O ateÅŸ de kesildi, ben kalktım. Oradan rütbeli telsizle, "bulunduÄŸun bölgeyi ara" diyor. Ben de, "gel sen ara, ben gidiyorum" dedim. İki buçuk saat çatışmanın altında, bir de arama yapacağım. Az ilerde bir ceset, yolun üzerinde. Bizim Adanalı bir asker, "komutanım mekaplarını alabilir miyim" dedi aldı ve çok da sevindi. O atmosfere girdin mi, ister istemez deÄŸiÅŸiyorsun. Tabii insansın, karşı tarafa da acıyorsun, kendi askerine de acıyorsun. Yine Ovacık tarafında bir asker çatışmada öldü. Orada çocuk battaniyeye sarılmış, aÄŸaçlar geçirdiler battaniyeye, omuzda gidiyor. Bir bölük öbürüne teslim ediyor. MaÄŸarada bisküvi üzüm kurusu, saz, fener öyle bir ÅŸeyler, kavurma teneke bulmuÅŸtuk. Helikopter gelmiyor. Erzak yok. Üzüm kurusunu, bisküviyi görünce, cenazeyi yere attılar. Herkes cenazeyi çiÄŸniyor. Bağırdım orada, hiç unutmam, sisli bir hava, yaÄŸmur yağıyor. Bağırdım: "Orada arkadaşınız öldü belki bir saat sonra biz de böyle olacağız iki tane bisküvi için çiÄŸniyorsunuz, terbiyesiz adamlar." O anda çok açlar... Psikolojik olarak tamamen deÄŸiÅŸiyorsun. Astsubay, "sırtımızda götüremeyiz, kovboy filmlerindeki gibi atın üstüne koyalım mı," diyor, "Onu alay komutanı karşılayacak, resmi tören yapılacak, bayraÄŸa sarılacak, sen bunu kovboy filmi gibi atın üstüne koyup da..." dedim. Kabul etmedim. "15 kiÅŸiyle seni görevlendiriyorum, cenazeyi teslim ettiÄŸini telsizle bana bildirip geri döneceksin" dedim. Bir tarafta çok güzel saygı sevgi, bir tarafta da acımasızlık, acıma duygusunun yok olduÄŸu bir ÅŸey. 

Yüz yüze hiç PKK ile karşılaÅŸmadım. Tabii, yakalananlardan bize yol gösterenler vardı. Bunlar piÅŸmanlık yasasından yararlananlar, silahı vermiyorsun ona. Onlar bizimle geliyor, nereden geçtiklerini, mayınları nasıl yerleÅŸtirdiklerini anlatıyor, gösteriyorlar. Hatta bize, "mayın nasıl ve nerelere yerleÅŸtirilir" diye ders bile veriyorlardı. Onun dışında, PKK ile ceset olarak karşılaÅŸtım. Çatışmalarda da neyse ki her zaman ölü olmaz. Bakıyorsun bir çatışma oluyor, tabii ki çoÄŸunluk bizde olduÄŸu için, ne kadar sürerse sürsün sonuçta çatışma bölgesini ele geçiriyorsun. 

Orduda zayiat versen bile hâkimiyet sende. Ama terörist kendi adamını götürdüğü gibi askeri de alıp götürüyorsa, zor tabii. Askerin silahını alabilirse genellikle götürür. Benim gördüğüm kadarıyla çözüm çok köklü bir çözüm olmalı.(Temmuz 1998, Tonya)

1965, Tonya doÄŸumlu, Temmuz 1993 ile Aralık 1994 arasında 17 ay Tunceli'de askerlik yaptı. Açık öğretim bitirdi. 
Logged
MARİNAY85
Ziyaretçi
« Yanıtla #16 : Ekim 06, 2007, 08:12:14 ÖS »

1313, KOLUMA VURULAN NUMARA

Eskiden hemen âşık olurdum; geceleri bazen ağlardım, film falan izlerken etkilenebilirdim. Şimdi âşık olamıyorum. Cinselliğimi, her şeyi daha iyi yaşıyordum. Şimdi, yaşıyorum ama önceki gibi değil, daha hevesliydim. Ölü bir hayat yaşıyorum

Pislik, disiplin, küfür, dayak... Çok dayak yedim. Ben 70 kilo ile usta birliÄŸine teslim oldum, 49 kilo ile döndüm, tam 21 kilo... Kendimi, ancak beÅŸ-altı ayda toparladım. Memleketimden 45 km uzakta askerlik yapıyordum. Bu da beni üzüyordu. Neden hepsi DoÄŸulu? Devlet politikası DoÄŸulular'ı birbirine vurdurtuyor. SavaÅŸtan önce, DoÄŸulu Batı'ya, Batılı DoÄŸu'yaydı, ÅŸimdi tersi. Bölükte 350 kiÅŸiyiz, ellisi bile Batı'dan deÄŸildi. Patnoslu yarım saat ötedeki ErciÅŸ'te askerlik yapıyor. 1313, koluma vurulan numara... Gece saat üçe kadar tıraÅŸ olmayı bekledim, kafam kan içinde kaldı, makine kesmiyordu. Adamın biri, şırıngayı hiç deÄŸiÅŸtirmeden çok kötü iÄŸne yapıyordu. Öyle büyük şırıngalarla hayvanlara yapıldığını görmüştüm. İğne üç-beÅŸ kiÅŸide bir deÄŸiÅŸtiriliyordu. Evden kahvaltı yapıp çıkmıştım. Gece saat 3 olmuÅŸtu, daha hiçbir ÅŸey yememiÅŸtim. Birer ekmek getirdiler, paylaÅŸtık arkadaÅŸlarla, sabah saat beÅŸte yattık, altıda bizi tekrar kaldırdılar. 58 günlük eÄŸitim, hapishanelerde tutsaklar gibi. Bütün gün selam ver, tüfek as, çıkar, düdükle otur, kalk, çay servisi... Acemide altı mermi kullandım, hepsi karavana. "İyi eÄŸitim alın, ölebilirsiniz" diyorlardı, ama eÄŸitim iyi deÄŸildi. "Çatışmada PKK'ya esir düştün mü, ÅŸehit oldun mu kulak kesiyorlar" gibi bir nevi hırslandırma yapıyorlardı. 

En kötü piyade, hatta "bitli piyade" derler. AÄŸrı! Annem babam inanamadı, çok üzüldüler. Åžehitleri gördüğümde çok üzülüyordum, az çok bildiÄŸim için de, "niye böyle oluyor" diye bir düşüncem yoktu. MuÅŸ'a birliÄŸe amcam bırakmıştı, el sallarken aÄŸlamıştım. Usta birliÄŸinde her ÅŸey kötüydü; temizlik yok, yemek yok, yataklarda tahta kurusu. İlk gittiÄŸimde 5 kiÅŸi 2 ranzada yatıyorduk. İlk sabah kalktığımda bütün vücudum kaşınıyordu. İç çamaşırımı çıkardım, komple tahta kurusu. Bir hafta bütün vücudum alerji oldu. Tahta kurusuna da alıştım. Yemekleri kimse yemiyordu, parası olmayan bile. Çayla kuru ekmek yiyorduk. Bizi taburlara yerleÅŸtirdiler. G3 uçaksavar, el bombaları... Güzel eÄŸitim verildi de, dört dörtlük deÄŸil. 15 ay diye gittim, 18 ay oldu, bize "Çiller askerleri" deniyor. 

Ben ilk gittiÄŸimde iki ay hiç banyo yapamamıştım. Bulaşığa bakıyordum. On dakika kaynar su açık tutuluyor, önce üst devreler yapıyor, bize " banyo yapın" dediklerinde, suyun bittiÄŸini biliyorlar. Hatta, bulaşık yıkamaktan parmaklarımın arası hep yaÄŸ olmuÅŸtu. Çok kötü kokuyordu. Bir gün üst devreden, kazan dairesinde çalışan bir arkadaşımı gördüm, çok sevindim, aÄŸladım. Özel banyolarıvarmış. Bir saat rahat banyo yaptım, giysim de yok, orada kolaymış, yeni bir takım elbise de aldı bana. 

Kıştı, köy aramasına gitmiÅŸtik, ilk operasyon... Evleri aradık. Sadece kimlik arıyoruz, bazı evlerde erkek kimliÄŸi çıkıyor, erkek yok. Üslerimize bildiriyoruz. Kadın, "eÅŸim daÄŸa gitti" diyemez ki... Tabii, ben askerim, öbür taraf düşman oluyor. Düşman olarak görmesem, gitmem icabında. Ben de katılırım. Çok üzülüyor, neden böyle oluyor diye düşünüyordum. O halka çok eziyet ediliyor. Tendürek dağında bir çatışmaya girmiÅŸtik. PKK bizi görmüş, çukura saklanmışlar. Biz gidiyoruz, görmüyoruz, en sondaki timin en sonu görmüş onları. Çembere aldık, 16 tane PKK'lı öldürüldü. 14 keleÅŸ, bir kanas çıktı. Cesetleri toplamıştık. Sabah kalktığımızda cesetlerin kulaklarını kesmiÅŸlerdi, saÄŸ görüşlü arkadaÅŸlar gece nöbete kalktıklarında kesmiÅŸler. Çok kötü olmuÅŸtum, hayatımda parçalanmış ceset görmemiÅŸtim. Tabur komutanı, çok pis küfür etti, "aranızda cami hocası var mı" dedi. El kaldıran bir iki kiÅŸiye, "gelin buraya," dedi, "yaptıkları doÄŸru mu? Düşman da olsa, ölmüşler, müslümanlıkta cenazeye dokunmak günahtır" dedi. Kötü oldum, üzüldüm. Ranzada uzanıyordum, her görev bitiminde on gün falan istirahat veriliyor, çünkü ayaklar patlamış. Onun kulağı mektuba koyduÄŸunu gördüm. Kesenler ailelerine gönderiyordu. KonuÅŸsam, "Kürtçülüğü destekliyorsun" diyecek. Sen de PKK'lısın falan diye, belki beni Terörle Mücadele'ye gönderirlerdi. Kürt olduÄŸumu askere gittikten sonra düşündüm. Bütün insanları aynı görüyordum, halen de öyle görüyorum ama baÅŸta bu PKK'yı falan yadırgıyordum. Kürtlüğümü dönüşte daha çok yaÅŸadım. Sanayide askerliÄŸini GüneydoÄŸu'da yapmış güvenlik görevlisi aranıyordu. İki kiÅŸi santral için baÅŸvurmuÅŸ, ben güvenlik için. Öbürüne, "güvenliÄŸi yapabilir misin" dedi. Çocuk, santral için baÅŸvurduÄŸunu söyledi ama onu aldılar. Gitmeden önce kavrayamıyordum. Babam 1990'larda belediyede ÅŸoförlük sınavına girdi, 90 puan aldı, onun yerine 60 puan alan Konyalıyı aldılar. O zaman, "Kürtlük nasıl bir ÅŸey" diye düşünmüştüm. Bu Tendürek'teki çatışmada bir üsteÄŸmen ayağından vuruldu, bu üsteÄŸmen zamanında bir askeri sopayla döve döve öldürmüş. Ceza yemiÅŸ, yatmış da birkaç sene. Gece içki içip geliyor, koÄŸuÅŸlarımıza girip bizi dövüyordu. 40-45 yaşında, yarbay falan olması gerekiyor ama kıdemli üsteÄŸmendi. Bir keresinde, yatıyorum, kaldırdı, "ne yapıyorsun" dedi. Beni güldürmeye çalışıyor. Gülmedim. Sonra bir yerlerimle oynamaya baÅŸladı. Ben de güldüm, ondan sonra beni dövdü. Çatışma çıkarsa, arkadaÅŸlardan biri "ben vuracağım", öbürü "ben vuracağım" diyordu. Göreve giderken de, mesela beÅŸ bira bana zimmetliyor, beÅŸ bira öbürüne... Adam alkolik yani. Yük ağır, bir de beÅŸ bira, yeri geliyor ağırlıktan kumanyamı bile atıyorum. Molada çağırıyor, birasını veriyoruz. Herkes içtiÄŸini biliyordu, bölük komutanları da. Tendürek'te çatışmadayken, bu üsteÄŸmen ÅŸahlanmış, ayaÄŸa kalkıyor, küfür ediyor. AyaÄŸa kalkmak yasak. Bacağına kurÅŸunu yedi. Çatışmada 16 keleÅŸ, bir kanas çıktı. Ona deÄŸen G3, yani askeri. Üsler de "asker vurmuÅŸ" dedi. "Yanlışlıkla oldu" diye yorumlandı ama herkes askerin bilerek vurduÄŸunu biliyordu. Geri dönmedi. Askerin hepsi, bunu yapana dua ediyordu. Tendürek'te üç kiÅŸiyi de saÄŸ yakalamıştık. SaÄŸ yakalananlardan biri ölü arkadaÅŸlarını görünce, "komutanımız" diye aÄŸlamaya baÅŸladı. Öbürü de, "sizden kaç kiÅŸi vurduk" diye sordu. Yüzbaşı üçünü yan yana dizdi. Bize de, "kar baÅŸlıklarınızı onlara verin" dedi. Almak istemediler. Soyunun denince soyundular, yüzbaşı timi çağırttı, onları vurdurttu. Aynı komutan, "kulakları niye kestiniz," diyor, günahtan bahsediyordu. Adamı yakalamışsın, cezası neyse ver, öldürmen mi gerekiyor? Diyarbakırlı arkadaşım, "gözlerim doldu, o yüzbaşıyı öldürmek istedim" dedi. Yolda bir bayan, bir erkek ölüsü gördük. Kafalarını taÅŸlarla ezmiÅŸler, tanınmasınlar diye, kadın olduÄŸu saçlarından belli. Åžehit vermedik ama arkadaşın biri bunalıma girip askerlik yapmamak için kendi ayağını vurdu. Sakat kaldı, bir-iki sene de ceza verdiler. Komandolar çatışmadaydı, yardıma gittiÄŸimizde, beÅŸ komando ÅŸehit olmuÅŸtu. Arabaya alırken birinin pançosu çekildi, yüzünü gördüm, ölmemiÅŸ gibiydi, çok kötü olmuÅŸtum. Üzülüyorsun, kin ve nefret duyuyorsun, birini öldürmek istemek gibi ÅŸeyler hissediyorsun. 

Üç gün mü ne, yemek yememiştik, susuzluğu karla gideriyorduk, kumanya istiyorduk. Adam, "helikopter kalkışı 80 milyon, bir iki gün daha dayanın" diyordu. Sonunda, bayılanlar oldu, zar zor gönderdiler. Ekmek geliyor, 1 haftalık; konserve, barbunya, markası bile belli değil, haftada bir kere Dardanel. Bir keresinde kavga eden iki arkadaşı ayırdım, dayak yiyen arkadaşım benim de vurduğumu söyleyince bir astsubay beni yatağa düşecek kadar kötü dövmüştü. Yere düşüyorum, bayağı zayıfım, kalkınca tekrar dövmeye başlıyordu. Ayağa kalkmak zorundayım, ona selam vereceğim, beni dövmeye devam edecek.

Ağrı dağındayız. Çok yağmur yağıyordu, sıtma olmuştum, Doğu Beyazıt radyosunu dinliyorduk. Sunucu, telefonla programa katılana "şu anda ne yapıyorsunuz," diyor, adam, "çay içiyoruz " falan diyor. Onlarla olmak isterdim. Sıcak bir yerde ailemle, arkadaşlarımla çay içmek isterdim. Sıtmayken, nöbet yerinde kaybolmuştum. Çadırıma girmeye çalışıyordum. Arkadaşım, "nereye gidiyorsun" dedi. Ters istikamete gittiğimi söyledi. Hayatımı kurtardı. Sonuçta dağda PKK'lı da var, beni vurabilirlerdi. Bizim komutanımız yüzbaşıydı. Çok iyi bir adamdı, "hedefim şehit vermemek" derdi. Rütbeli ne kadar başarı gösterirse, rütbeyi o kadar erken alıyor, ama bölük komutanımız, "bir askerimi alsın, karşılığında bana 100 tane PKK'lı versin, kabul etmem, o askerimi isterim" derdi. Bizi rütbesi için tehlikeye atmıyordu, "üç çocuğum var" diyordu, "sizi onlardan ayırt etmiyorum". Çok seviliyordu. Ankara'ya gitti, oradan bile bize telefon açıyordu. Tugay komutanı Doğu Beyazıt'tan telsizlerle bizi yönetirdi, bayramımızı kutlamaya dağa gelmişti. Uzmanlarla her gün kavga ediyorduk, paralı askerler yani. Bölük komutanımız da, "bunlardan bıktım" diyordu. "Askerimi dövemezsiniz" diyordu onlara.

Birlik'te 300 kişiydik, çaycısı da Kürt, yemekhanecisi de... Yani çoğunluk Kürt. Türk arkadaşlarımız çekemiyordu, bir ara Kürt-Türk mevzuunda büyük bir kavga oldu. Çoğunluk Kürt'tü ama üç Kürt bıçaklandı. Biri, "çaycı bile Kürt, burada Kürtçülük mü var?" dedi. Küfür edince kavga başladı. Kendini korumak için gelene bıçak salladı. Oraya giden günahını falan düşünmüyor... İmam asker, günde dört vakit namaz kılıyor, dönüşte bir nevi ateist oluyor. Din ortadan kalkıyor gibi, çünkü her gün eğitimdesin, adam ister istemez uzak kalıyor. Aslında içki yasaktı, orada insan daha çok içmek ister ama, askerliğin uzatılır, riskli. Askeriyede içki satılıyor, subaylar içiyor. İki üç arkadaş süper derecede esrar kullanıyorlardı. Tabur komutanı da biliyordu. Tabii, sivilden gelmişler. Taburcu bizi topladı, "çok büyük esrar dönüyormuş," dedi, "fena yaparım". Adam bağımlısı.

Muhakkak birini öldürmüşümdür, uzak mesafeden ateş ediyorsun, kimin vurduğu belli değil. Onlar 16 kişiydi, biz 300-400 kişiydik, yani milyonlarca mermi gidiyor. Önceki düşüncem, vatani görev dediğim, ileride çocuklarım da gidecek, bir nevi halkı koruma. Neye karşı? Halka kötü gelecek bir şey, bir PKK, bir Yunanistan olabilir. Onlardan da vuruluyor, o da hoş değil. "PKK kötü" diyordum. Doğu halkı da batıya göre çok eziliyor. PKK'ya daha ön yargılıydım. Şimdi olsaydı, askerlik yapmazdım, bir nevi pişmanım. Amcamın oğlu polisliği kazandı, mezuniyetine 20 gün kala Kürt diye okuldan attılar. O zaman, devlete niye askerlik yapayım? Zoruma gidiyor, bu devletin iyi gününde yoksam, kötü gününde varsam; bir nevi devlet tarafından kullanılıyorum. Orada ölebilirdim. Ölümü çok düşündüm. Sağlam da gelmeyebilirdim, kafayı da yiyebilirdim. PKK'ya çok kızanlar, çok hırslananlar bile o askerliği yapmaz, şartlar çok kötü. Hayalimdeki askerlik; reklamlarda, kliplerde anlatılıyor; hepsi mutlu, gülüyorlar. Gerçek ise tam tersi, çok berbat. Uzama gelince ağladım, üzüldüm, yemek yiyemiyordum, hiç yiyememeye başladım. "Artık dönemeyeceğim" dedim.

Askerlik bitince, bir an önce AÄŸrı'dan çıkmak istedim. Arabaya bindik, hâlâ inanamıyorum. Dönüşte Patnos'ta ÅŸofben vardı, üç-dört saat suyun altında kaldım, üstümdeki pislik gitsin dedim. Elbiselerimi giydim, yatmadım, yatsam tahta kuruları yeniden elbiselerime geçecek, kaloriferin başında sabahladım. Tam eve geliyorum, babamla bir komÅŸumuz yolda, babam tanıyamadı. "Baba" diye seslenince döndü, sarıldı, aÄŸladı, tanımaması çok zoruna gitti. AkÅŸam amcamlar geldi, hepsi ÅŸok olmuÅŸtu, "eski saÄŸlığına kavuÅŸursun" diye beni teselliye çalıştılar. Hareketlerimde biraz deÄŸiÅŸiklik vardı, "oÄŸlumuz gitti mi" diye endiÅŸelendiler herhalde. Annemin güzel yemekleriyle iki-üç ayda kendimi toparladım. Kız arkadaşım döndüğümde evlenmiÅŸti. Sonra doÄŸru düzgün kız arkadaşım da olmadı, hoÅŸlanamıyorum. Aradığım aÅŸk çok deÄŸiÅŸik... Eskiden hemen âşık olurdum, geceleri bazen aÄŸlardım, film falan izlerken etkilenebilirdim. Åžimdi aşık olamıyorum. CinselliÄŸimi, her ÅŸeyi daha iyi yaşıyordum. Åžimdi, yaşıyorum ama önceki gibi deÄŸil, daha hevesliydim. Ölü bir hayat yaşıyorum. Åžiddet var, bana iki üç kere kızdıklarında dayanamayıp, karşı koyabiliyorum. Her ÅŸeye kızıyorum, bir ÅŸey dendi mi, hemen karşılık veriyorum. Geceleri üçe dörde kadar uyuyamıyorum, ne düşündüğümü de bilmiyorum, boÅŸ yani. Dışarıdan iyi gibi gözüksem de aslında iyi deÄŸilim. Biriyle konuÅŸuyorum, dinlemiÅŸ gibi yapıyorum, konsantre olamıyorum. Kalbimde bir sorun var ama tam olarak bilemiyorum. Ara sıra başım da aÄŸrıyor, ÅŸiddetli. Doktora, psikoloÄŸa falan gitmedim. Åžimdi açıldım, beni geriye götürdünüz, o zamanla ÅŸimdi arasındaki farkı gördüm. Mesela biriyle tanışmışım, üç beÅŸ kere ismini soruyorum. Kalabalığı sevmiyorum, insanlardan uzak kalmak istiyorum. DaÄŸ başında bir evim olsun istiyorum. En küçük kardeÅŸim orta ikide, kesinlikle askerlik yapmak istemiyor, ara sıra konuÅŸuyorum, soÄŸuyor, televizyonda çatışmaları görüyor, ürküyor. İnsanların ölmesine ve savaÅŸmasına karşıyım. Niye kendimi kahraman sayayım? Askerler çatışmaya gidiyor, ÅŸehit vermeden alıyorlar, o askerler kahraman, ÅŸehit zaten ölenler ve gaziler iÅŸte... PKK'lılar çembere alınırlarsa, ateÅŸ açıp kaçmaya çalışıyorlar. Pusuya düşürdüklerinde amaçları asker öldürmek deÄŸil, nokta atışı yapıyorlar. Komutanlar rütbelerini söküyorlar ama PKK'lılar anlıyor, çünkü bir ÅŸey taşımıyor, arkasındaki adamda bir sürü yük var, botları falan daha deÄŸiÅŸik. Mecbur kaldı mı, askeri de vuruyor tabii. Bu söylediklerimi kimseyle konuÅŸmadım, çevrem de yok artık. Askerden geldikten sonra kimse eski kiÅŸiliÄŸimi bulamadı. Eski arkadaÅŸlarım yok ÅŸimdi. Düşmanım yok ama ezildiÄŸimi, hakkımın yendiÄŸini hissediyorum. Bir işçi maaşı 23 milyon, bir kiralık ev 25 milyon... Elimde olsa Türkiye'de yaÅŸamak istemem. Maddiyattan çocukluÄŸumu da yaÅŸayamadım, ÅŸiddet yoktu ama huzursuzdum. Bir topum yoktu, bir bisikletim olmadı, parkta hiç oynamadım. En güzel zamanlarımda ayakkabı boyacılığı yapardım, pazarda bir ÅŸeyler satardım, nasıl mutlu olabilirdim ki? Tutucu biri deÄŸilim, PKK'lıyı da sevmiyorum, MHP'liyi de... Seçim olsa oyumu ÖDP'ye veririm. ÖDP'liler bana göre bilinçli, beni çok güzel aydınlatabiliyorlar, bana gel üye ol da demiyorlar, iÅŸte bu düşüncelerini seviyorum. Altı aydır boÅŸtayım, ÅŸimdi basit iÅŸler var, gidiyorsun, asgari ücret falan veriyor. (Nisan 1998, İzmir) 

1973, MuÅŸ Varto doÄŸumlu, orta okulu bitiremedi. BeÅŸ kardeÅŸler, babası ÅŸoför. AÄŸustos 1993 - Åžubat 1995 arasında piyade olarak yaptığı askerlik hizmetinin acemi bölümü Manisa'da, usta birliÄŸi AÄŸrı Patnos'ta geçti. 12 yaşından bu yana İzmir'de yaşıyor. Pazarcılık, ayakkabı boyacılığı, inÅŸaat işçiliÄŸi, garsonluk yaptı, iÅŸ arıyor. Askerde en çok Kenan DoÄŸulu'dan "Yakarım Romayı da yakarım"ı seviyordu, ÅŸimdi asla dinlemek istemiyor. Yılmaz Güney, Türkan Åžoray sevdikleri. Ahmet Kaya ve Yavuz Bingöl dinliyor. 
Logged
MARİNAY85
Ziyaretçi
« Yanıtla #17 : Ekim 06, 2007, 08:13:08 ÖS »

BÜTÜN İNSANLARI SEVİYORUM, TESLİM ALDIĞIMIZ TERÖRİSTİ BİLE...

Biri köye gelirken, pat vuruluyor, öldürülüyor. Vatandaş da olabilir, terörist de... İşin zorluğu orada... O adamın çocuğu bundan sonra ne olur? Kendi adıma söyleyeyim, sülalece dağa çıkarım...

Askerlik benim karakterime uyuyor; çalışmayı ve disiplini severim. Yüksek mühendis olduğum için Doğu'ya gideceğimi tahmin etmiyordum. Ön mülakatta, arkadaşlar Doğu'ya gitmemek için, "yok ayağım, yok kafam ağrıyor" diyorlardı. "Kardeşim, yaz bizi" dedim.

Başlangıç zor, ben de zorlandım, hatta insan sinir krizleri falan da geçirebiliyor. Gideceğiz, savaşacağız şeklinde bir eğitim aldık. Gider gitmez bizi dağın başına gönderdiler, rakım 3000 küsur. En büyük problem terörizm diye düşünüyorduk, alakası yok, o sadece yaz aylarının problemi, asıl problem asker. Biz yedek subaylar sivilden gittiğimiz için olayları şiddet kullanmadan çözmeye gayret ediyoruz, erler anlamak istemiyor. Gün ışıyınca askerler yatmaya başlarlar. Sabah sporundan sonra kahvaltı. Spor yapmazsa asker uyuşuk oluyor. Asker üzerine soba devriliyor, yine uyuyor. Sabah sporu, gece eğitimi, gündüz eğitimi, diğer eğitimler derken askerleri o tembellikten kurtardık. Bazı günler futbol oynatıyordum, monotonlaşmasınlar diye. Karanlık olurken gece görevi başlıyor; yakın emniyet, uzak emniyet, pusu, dinleme postası gibi. Başta yalnızdım, bir astsubay arkadaş geldi yardımcım, sonra bir asteğmen arkadaş daha geldi, iki olduk. Ben her şeyi el yordamıyla öğrendim, sonrakiler şanslı. Akşamları askeri veya "dürüst olalım, yalancı olmayalım" gibi karakter dersleri veriyordum. Gözetleme yapacak, görüntü vermemesi, gürültü yapmaması gerekiyor, ama canı sıkılıyor, silah atıyor. Askere dayak yeterli çare değil, ama dayak atınca nedenini de göstermek gerekiyor. Haksız yere dövmek de mümkün değil. Acemi birliğindeki eğitim yetersiz. Asker pasifize edilmiş bir şekilde geliyor ama dört-beş ay sonra canavar gibi bir duruma geliyor. Ben askerlerimi çok seviyordum, hâlâ da seviyorum, gece beraber nöbete gidiyoruz, beraber yıldız sayıyoruz. Askerin yanına üsteğmen gelmez, yedek subaylar bu iş için biçilmiş kaftan. İşi de yedek subaylarla erler götürüyor. Bu arada yedek subay dışlanıyor. Operasyonlara subaylar katılsa, tahminimce, daha iyi olur da kadro yetersiz. Takım komutanıydım, olması gereken üsteğmen diye geçiyor. Haftada bir rahatça gazete okuyorduk, bayağı kitap okudum. Ben sınırda görevliydim, alan savunması yapıyordum. 463 metre sonrası İran. İran'a gidip geliyordum. İran'daki Kürt kökenlilerle bizim taraftakiler akraba. Fi tarihinde sınır çekilmiş, biri orada, biri burada. Sınırdan geçmek yasak. Bayram ziyaretlerine izin veriyordum. İran tarafında bir arkadaşın cenazesi oldu, bütün köy gitti, ben de. Bir günlük pasaport verilebiliyor. 7000 metrekarelik arazide size taşları bile sayarım; onların resmini bile çizerim. Orada mayına basıp gidebilirsiniz, serseri bir kurşun gelir sağdan, soldan, veya bir teröristle başka bir şekilde karşılaşabilirsin... Arkadaşları, muhabbetleri özlüyordum, konuşacak kimse yok, dağda kurtlar uluyor, tipi, fırtına, soğuk, askerle ne kadar konuşsak da bir arkadaş rahatlığında olmadığı için ben en çok onları özledim.

Gece, soğuk, kar göz gözü görmüyor. Vatan görevi, bu devleti birileri bekleyecek, sıra bize gelmiş, bekliyoruz. Savaşı düşünmemek mümkün değil, hâlâ düşünüyorum. Askerimle gidiyordum dağa, 3 km ötede teröristler duruyor. Yaklaşınca terörist sınırın öbür tarafına geçiyor. Dağa çıkmış teröristi indiremezsin, ama siyasi bir manevra yapılır, Apo'yla oturulur, anlaşılır. "Apo terörist, karşımıza almayız" olayı var. Yalan. Apo'yla bizimkilerin gayri resmi görüştüğünü herkes biliyor. Neden görüşülmesin? PKK'nın amaçları şudur, vatandaş şu şartlarda yaşıyor, nasıl çözüm çıkar diye bir kamuoyu araştırması yapılır, halledilir.

Emir yukarıdan geliyor. Kaçakçılık var, "kaçakçıyı vur" diyor. Yasal olarak hakkın var da çözüm deÄŸil ki... Nasıl vururum? Mümkün deÄŸil. "Silah, eroin için" gidiyorsa vurursun. Oysa, vatandaÅŸ mazot, ÅŸeker için gidiyor, görüyorum. Asker belki zorunlu olduÄŸu için gidiyor, ama vatanın çilesini de onlar çekiyor. Durumu iyi olup da DoÄŸu'ya gelen hatırlamıyorum. Ancak 40 askerden altısı lise mezunu, durumu iyi olanlar bir yolunu buluyorlar. Askerde de rüşvet var, her yerde olduÄŸu gibi. BaÅŸbakan, "üç-beÅŸ çapulcu eÅŸkıya" diyor. Bir insan 50 yaşında bu lafı nasıl söyler? Ama, bu iÅŸin altında kalınabileceÄŸini fark ettiler, bu sefer bastırmaya baÅŸladılar. DoÄŸu'da da çıkarı olan bazı DoÄŸulu vatandaÅŸlar var, aÄŸalar, silah tüccarları, konserveciler... Harcanan konservenin haddi hesabı yok. Mesela normalde yılda bir verilen bot, üç ayda bir veriliyor. Bu iÅŸle alakası olan herkes, lastiÄŸi verene kadar kazanıyor. Subaylar da iyi para alıyorlar, savaÅŸ olmasaydı da buraya gideceklerdi ama bu kadar kazanmayacaklardı. Basın da haber açısından kârda. En çok zararı da gerek PKK gerekse asker arasında kalan halk çocukları görüyor. Askerlerin bazı yanlışları var. Bazı komutanlar dolaylı veya dolaysız olarak teröristlerle iÅŸbirliÄŸi içinde, eroin kaçakçılığına göz yumuyor. Bunu JİTEM dahil herkes biliyor. Savcı olsaydım, ispatlardım. Anlamak da zor deÄŸil, haritaya bakılır, nerede olay yok, orada terslik var demektir. Bu anlamda komutanlardan, iyi ya da kötü niyetli olarak görevlerini ihmal edenler var. Toplumun psikolojisi oraya da yansımış. Asker ilk üç-dört ay çekiniyor, sonra hiçbir ÅŸeye takmıyor. Terörist 1.5 km uzakta, asker burada uyuyor. Terörist gelse, silahlarını alsa, öldürse olur, asker bunu biliyor ama takmıyor. Askerin inanç konusunda bir zafiyeti var, yani dini inanç deÄŸil. Askerin uyuma, inanç ve eÄŸitim düşüklüğünden dolayı problemi oluyor. Askerin bildiÄŸi: "GüneydoÄŸu'da PKK var, askerleri öldürüyor, askere geldik, savaÅŸacağız." Genel kurmaydan dokümanlar geliyor, astsubay kapasitesine göre anlatıyor. Bu dokümanlarda politikacıların attığı nutuklardan bazı cümleler tırnak içinde aralara serpiÅŸtirilmiÅŸ oluyor, daha çok komutanlığın ideolojisi anlatılıyor. Pabucun pahalı olduÄŸunu maalesef 11 sene sonra anlıyorlar. KeÅŸke baÅŸta anlasalardı da, bu vatanın evlatları ölmeseydi, daÄŸlara çıkmak durumunda kalmasalardı. Teröristleri görseniz acırsınız, duygusal yaklaÅŸmıyorum, yakalasa, belki beni öldürecekti. Bu iÅŸin askeri tarafı, ama insan boyutunda düşünüyorum, çok yazık. Sadaka vereceÄŸin insan eline silah almış. Bazı yerlerde insan hakları ihlalleri oluyor; subay ve astsubay arkadaÅŸların yanlışlıkları, asteÄŸmenlerin demiyorum, çünkü onlar emirle çalışıyorlar, özgür deÄŸiller, asker bir süre sonra komutanı ne yaparsa aynısını yapıyor. Diyelim ki, köyün birine bir adam giriyor. Köy sarılacak, arama yapılacak derken vatandaşın biri köye gelirken yolda pat vuruluyor, öldürülüyor. VatandaÅŸ da olabilir, terörist de, iÅŸin zorluÄŸu orada. O adamın çocuÄŸu bundan sonra ne yapar? Kendi adıma söyleyeyim, sülalece daÄŸa çıkarım yani. Asker olayı bilmiyor da, vatandaÅŸ biliyor mu? Terörist geldi, "başım gözüm üstüne, hoÅŸ geldiniz"; sonra komutan geliyor, "komutan hoÅŸ geldin!" Haklı, kızamıyorsun. Ben de olsam aynısını yaparım. Can tatlı. 

PKK ile telsiz konuÅŸmaları oluyordu. Bölük komutanıyla bizim ilçenin PKK sorumlusu harp okulundan arkadaÅŸmış. KonuÅŸuyorlar: "Åžurada oturuyordunuz", "Çocuk büyüdü mü?", "Senin de kız vardı, o ne yaptı?" Gayet güzel bir muhabbet, bu çatışma anında oluyor, bazen küfürler oluyor. Bir askerimizi kaybettik, bir terörist yakaladık. Askeri kaybettiÄŸimiz için operasyondan vazgeçtik, ÅŸehit verdikten sonra on tanesini yakalasam ne olur? Askerler, "operasyondayız" diye bayağı sallarlar. Herif kapıdan dışarı çıkar, mektup yazar, "bugün ÅŸu kadar kelle aldım" diye. "On asker öldü" diyorlar, aslında öyle deÄŸil, asker pusuya düşüyor, o anda on kiÅŸi ölüyor, 20 de yaralanıyor, diyelim, on kiÅŸi bildiriliyor basına. Daha sonra 20 yaralıdan belki onu daha ölüyor. Bizim orada oldu, ilk anda 21'di ölü, sonra otuza çıktı, 21 bildirildi basına. Sonra ölenler basına yansımadığı için az gösteriliyor. 

Adam iki metre karda görev yapıyor, bot ıslanıyor akşama kadar, içeri giriyor, dışarı çıkıyor, hasta oluyor, o soğukta hastalanmamak anormal. Hapları ben veriyordum, asker geliyor şuram ağrıyor diyor, okuyorum ilaçların prospektüslerini, bir şeyler veriyordum. Helikopter her pozisyonda gelmiyor, yani iki-üç teröristle üç-beş asker çatışıyor, ona helikopter gelmiyor, malum çok masraflı. Bu durumda, ilk yerleşim birimine inilecek, il veya ilçeye ulaşılacak. Çatışma büyükse, helikopter hemen geliyor, yaralıyı alıp götürüyor. Asker ölüm bölgesi denilen yerde yaralanıyor, oradan çıkartamazsın, girsen seni de vururlar, o da orada bağırıp duruyor...

Beni askerlik olgunlaştırdı. Kendimi biraz daha iyi tanıdım. Değiştim, bazı şeyleri gördüm ve kabul ettim, ülkemizde her yerde üçkâğıt varmış, askeriyede de hoş olmayan üçkâğıtlar dönüyormuş. Biz askeriyeye kutsal gibi bakarız millet olarak, bu anlamda biraz demoralize olduk. Gitmeden önce öğretmenlik de yaptım, insan çocuğun kulağını çekmekten bile rahatsız olur, askerde bu daha kolay bir hale geldi. Yetkilisin, şiddete biraz daha yatkınlık başladı. Ama, şiddet aklın bittiği yerde başlıyor. Defalarca anlatıyorsun anlamıyor, en sonunda tükeniyorsun, iki tane patlatıyorsun, her şey halloluyor. Önceki gibi öğretmenlik yapamam, herhalde iyi patlatırım öğrenciye. Şiddet biraz gelişti galiba.

Mesela bugün ordu Irak'a girmiş. "Bizim A timleri teröristlerin arka tarafına atıldı, mayınlar temizlendi, çatışma devam edecek" deniyor. Kamuoyu da bekliyor ki bir hafta sonra açıklama yapılacak, "2000 tane terörist ele geçirildi" denecek. Alakası yok. Olay, o gece biter. Arazi öyle tuhaf ki, terörist çıkıp gidiyor. Basında okuduklarımdan anlıyorum ama haberlerin havası ters. Harekât neden yapıldı? Bence dışarıdaki operasyondan sonra içeride de devam edecek, ondan sonra demokratik haklar, insan hakları dediğimiz olay hükümetçe Avrupa'nın diretmesiyle onaylanmak zorunda kalacak. Bir tür son şov gibi... Mesela köy boşaltmalar işe yaradı, askerler de işi çok iyi öğrendi, başlarda adam kapıda nöbet durmuş, geliyor vatandaş kılığında, "selam, komutanla görüşeceğim" falan derken askerin silahını kapıyor, herkesi öldürüp gidiyor. Şimdi mümkün değil, bir karakolun 600-700 metre yakınına kimse yaklaşamaz. Eylemler devam edecek ama küçük çaplı, o da ülke gündemini fazla tutmayacaktır. Tabii, bayağı inanılmaz masraf yapılıyor. Yoksa Türkiye olduğunun iki misli olurdu. Aramızda Kürtler vardı ama istisna. Bence Karadenizlileri hiç bakmadan komple gönderiyorlar, bizim hırçınlığımızdan olsa gerek. Orada bir teröristin gelip beni öldürebileceğini kabul etmiyordum. Bütün insanları seviyorum, teslim aldığımız teröristi bile. Çünkü acıyorum onlara, onlar da bizim kardeşlerimiz. Ayrılırken takımdan ağladım, oradaki sevdiklerimden ayrıldım, buradaki sevdiklerime kavuştum. Oradaki askerleri bırakırken ihanet ediyormuşuz gibi geldi, acaba bunlar bu işi başarabilirler mi gibi bir duygu da var.

Geldiğimden beri sakin hareket etmeye çalışıyorum, mantıktan geçiriyorum olayları. Bazı insanlar beni kahraman olarak görüyor, azınlık bunlar. Ama toplum 11 yıldır süren olaya ilgisiz. Televizyonda duyuyorlar, üç kişi ölmüş, Allah kahretsin, iki küfür tamam. Buradaki insan kesinlikle Doğu'daki olayla ilgili değil. Benim oraya gidip gitmemem onu ilgilendirmiyor. Geldiğimden beri çoğu arkadaşımla görüşemedim, iş peşinde koşturuyoruz. Arkadaşlar biraz çekiniyor gibi, "acaba sakat bir tip mi olmuş" diye. Bu beni üzüyor tabii ki, gelip sorabilirler. İş görüşmeleri yaparken takım komutanı olarak aldığım bir takdirnameyi gösteriyorum, "en ciddi yaptığım iş buydu ve bu işten bir takdirname aldım" falan diyorum, kaale almayan da var, alan da. Aldığım belgeyi tarafsız bir gözle incelesin isterim. Oysa, "aferin, anlat maceralarını" diyorlar. Buraya geldik, hayat sürüyor. İlk geldiğim zamanlarda bayağı sessizdim, insanların bazıları böyle gıcık sorular soruyorlardı, bazıları "işte kahraman gelmiş" falan diye karşılıyorlar.

Teskeresini alan gerekli baskıyı oluşturabilse, protesto yapılabilse, hükümet hassas davranmak, çözüm üretmek zorunda kalır. Ama ne oluyor, teskeremi almışım, geride kalanlara Allah yardım etsin diyorum. (Mart 1995, İstanbul )

1966, Karadeniz doÄŸumlu, yedi kardeÅŸler, altısı kız, hepsi de evli, annesi babası yaÅŸamıyor. Anadolu Üniversitesi Mühendislik Fakültesini bitirdi, İTÜ'den yüksek lisanslı. Yoksul bir aileden geliyor, Tuzla-Foça acemi eÄŸitimi sonrası İran sınırında takım komutanı olarak 17 ay askerlik yaptı, iÅŸ arıyor. 
 
 
Logged
MARİNAY85
Ziyaretçi
« Yanıtla #18 : Ekim 06, 2007, 08:15:25 ÖS »

TÜRKİYE'NİN TERAZİSİ EŞİT DEĞİL

ÅžimÅŸek çakınca kendimi bisikletten dümdüz asfalta, yere atmışım. ÅžimÅŸek sesi silah sesi gibi geldi. Millet bana gülüyor. AyaÄŸa kalktım, ben de kendime gülmeye baÅŸladım. 

Terhis oldum, geldim. Kendimi çok büyük bir boşlukta hissettim. Uyku uyuyamadım. Taşların arasında bir saat, yarım saat uyku 24 saat uykudan bile daha tatlı geliyordu. O uykuyu, o yaşamı özledim. Normal bir yatakta rahat edemedim, yerde yattım. Bu hayat bir buçuk sene devam etti. Otobüsten indim, bütün insanları terörist olarak karşıladım. Orada gördüğüm sivil halk ya terörist ya da teröriste yataklık yapan kişi. İçlerinde iyileri de çok. Sivil halkı görmüyorsun, çarşısını görmüyorsun. Dağlardasın, iki üç ayda bir iniyorsun. Bir sıcak çorba içene kadar zaman doluyor, tekrar dağa çıkıyorsun. Her gün çatışma, ne bileyim, rezil bir hayat. Her gün her saat ölümle burun buruna. Kurtulup buraya canlı, normal bir halkın arasına girince insanların hepsini PKK görüyorsun. Değil ama, psikolojik olarak böyle görüyorsun. Aptal gibi bir halim var. Her an bana kurşun sıkılacak gibi sağa sola bakıyorum. Dağ görünce, "terörist karşıda, bize ateş ediyor" diyorum. Köyde bahçede geziyorum. O taşın altından terörist kalkacak, bu taşın altından terörist kalkacak. Bazen kendimi, siper diye yere atıyorum.

Terhisten üç ay sonra iÅŸe baÅŸladım. Bir gün yolda yürüyorum. ÅžimÅŸek çakınca kendimi bisikletten dümdüz asfalta, yere atmışım. ÅžimÅŸek sesi silah sesi gibi geldi. Millet bana gülüyor. AyaÄŸa kalktım, ben de kendime gülmeye baÅŸladım. Gündüz de düşünüyorum da, gece daha baÅŸka tabii. Hafif canım sıkıldığı zaman kafam bir gidiyor. "Herkes terörist, alayım silahı, herkesi öldüreyim" diyorum. 

İnsanlığın bittiÄŸi yer orası. İnsanlıkla hiçbir alakan yok, afedersin, vahÅŸi bir hayvan olmuÅŸsun. Nedenine gelince her gün çatışma, her gün ölü kiÅŸiler; ölmüştür, yakılmıştır, iÅŸkence yapılmıştır. Açsın, susuzsun. EkmeÄŸini ıslatıyorsun, taÅŸla kırıyorsun, yiyorsun. Az bir su bulursun, simsiyah. Üzerine mendil seriyorsun, içiyorsun, içmek zorundasın. Üç dört ay duÅŸ alamadık. Afedersin, kirlendik, duÅŸ alamadık, su yok. Saç sakal birbirine karışıyor. Önüne kim gelirse gelsin, hiç gözünü kırpmıyorsun. Hayatımda insan ölüsü görmemiÅŸtim. Orada insan ölüsünü, bütün iÅŸkencesini gördüm, yakılmasını, iÅŸkencesini, her ÅŸeyini... Sivil hayatta insanı jiletle kıymalık yapsalar, kılım kıpırdamaz. KatılaÅŸmışız orada. Bazılarının rüyalarından çıkmaz ama benim hiç tüyüm kıpırdamıyor. Oradaki ortam rüyalarımdan çıkmıyor. Bu akÅŸam rüyamda çatışıyordum, çatışmadaydım. Yanımda arkadaÅŸlarım ÅŸehit düştü. DaÄŸda keklik avına çıkınca, keklik avlamayla bitiyor deÄŸil mi? KekliÄŸin anaçlarını vurunca yavrulama yapmıyor. Terör de aynı. Devletin içindeki baÅŸlarını veya terörün liderlerini aldın mı, daÄŸdaki kiÅŸilerin avlanması çabuk olur. Devletimizin elinde dünyanın haritası vardır. Haritaya göre, her suyun başına bir tim asker koy. Açlıktan ölmez ama susuzluktan insan haliyle ölür. Su içmeye gelecek. Vur gitsin, suyun içine zehir at, bir ÅŸeyler yap. Önemli olan başındaki liderleri almak. Terör örgütünün bitmesini istemeyenler devletin içerisinde. 

Dönmemi annem çok duygusal karşıladı. Teyzemi, amcamı tanıyamadım. KardeÅŸimi tanıyamadım. "Tanımıyorum" diyorum, "nasıl tanımıyorsun" diyorlar. Çok rezil bir hayat, yani insan hakkı yoktur. Bugün terörist köye gidiyor, kundaktaki çocuÄŸu iÅŸkence yapıp öldürüyor. SaÄŸ salim yakalanınca cezaevinde besliyorlar. İnsan hakkı varmış... Ölen ailenin insan hakkı nerede? Onun hakkı nasıl ödenecek? Ödemiyorlar. Bir milyar parayla bu insan hakkı ödenmez. Benim insan hakkım yok. Hakkım oradaki silahımdır, kendi kendimi korurum. Adam sana, "sür, tepeye çık" der. Tepede ölürsen ÅŸehitsin. Kendi hakkını kendin savunuyorsun. Çok iyi hatırlıyorum. Diyarbakır Kulp'a akÅŸamüstü vardım. Silah verildi, gece yattık. Saat 4'te "kalk alarmı" çalındı, saat beÅŸ gibi çatışmaya baÅŸladık. Acemiden yeni gidiyorsun, araziyi tanımıyorsun, hemen çatışmaya gidiyorsun. O çatışmada iki üç arkadaşım kafayı yedi. Kendimi kaybetmiÅŸim. Kaç çatışmaya girdiÄŸimi sayamam. Bir gün girmesem öbür gün girmiÅŸimdir. Hiç nöbet tutmadım, daÄŸda hep pusudasın, nöbettesin. Çok rezil bir hayattı ama hâlâ gurur duyuyorum. Åžu andaki iÅŸim çok güzel, geliri de güzel. Åžu gün çağırsınlar, bütün iÅŸimi bırakır giderim. Özel Harekât için müracaat ettim. "Lise mezunuysan gel" diyorlar. Yahu, kardeÅŸim sen beni ne yapacaksın, daktilo mu yazacağım, bilgisayar mı kullanacağım? Beni arazide kullanacaksın. Kafam çalışıyorsa, orda görev yapmışsam, ne araÅŸtırıyorsun lise mezunu mu diye? İlkokul mezunu milletvekilleri var. İbrahim Tatlıses, "milletvekilliÄŸine adaylığımı koyacağım," diyor, bu adam da ilkokul mezunu. İlkokul mezunu milletvekili oluyor da, bir gariban köylü çocuÄŸunu ilkokul mezunu diye Özel Harekât'ta devlet için savaÅŸmaya almıyorlar. Bugün, GüneydoÄŸu'da hiçbir zengin çocuÄŸu yoktur, hepsi gariban. Benim birliÄŸime çok zengin çocuÄŸu geldi, ikinci gün aynen geri... Evet rezil hayat, ama ben hâlâ orayı istiyorum, ortamı özlüyorum. Televizyonda görünce, "keÅŸke ben de olsam" diyorum. Orada vatan millet için savaÅŸacaksın. PKK'nın kökünü bitirmek için savaÅŸacaksın. Benim için en büyük gurur. Burada pisi pisine ölmektense orada vatan millet için ÅŸehit olayım daha iyi. Hiçbir sanatçı hiçbir zengin çocuÄŸu yoktur GüneydoÄŸu'da. Yani vatan sevgisi daha çok yoksullarda var. Vatan meselesinde çok bir gariplik var zaten. Televizyonlarda, "vatanım milletim," diyor, niye askerlik görevi çıkınca kaçamaklık yapıyor. ÖrneÄŸin Tarkan askere gitmemek için bazı ÅŸeyler uyduruyor. Operasyona git. Çatışmaya git de göreyim senin vatanı milleti sevdiÄŸini. Politikacılar karar veriyor ama hiçbir marifetleri yoktur, marifet askeriyenin elinde. Terörle mücadele eden kahraman Mehmetçiktir. En basiti, bir milletvekili çatışma esnasında bir helikopterle gidip de niye kontrol yapamıyor? Milletvekili camiye arkasında sekiz-on korumayla giriyor. Sen Allah'ın evine, camiye giriyorsun. Seni koruyacak olan zaten Allah, niye korumayla giriyorsun? Orayı görmeyen kiÅŸiler inanmıyor, masal gibi dinliyorlar. Vatan millet için git istediÄŸin kadar savaÅŸ, toplumda sana deÄŸer veren olmaz. "Benim için mi yaptın, vatan için yaptın" deyip geçiyor adam. Devlet de ilgilenmiyor tabii. Çok fazla eÅŸitsizlik var; Türkiye'nin terazisi eÅŸit deÄŸildir. Paralı taraf ağır basmıştır. 

İçimde savaş veriyorum. Bunu, oradan gelen arkadaşlarımla paylaşıyorum. Ben 12-13 yaşından askerlik çağıma gelene kadar, "komando olsam" diyordum. Kalbimde ne varsa hepsi çıktı, gittim yaptım geldim. Manisa Kırkağaç'taki eğitim çok iyiydi. O eğitimle Diyarbakır, Muş, Batman, Siirt, Bingöl, Kuzey Irak'a kadar gittim. Döndükten üç ay sonra tekrar Güneydoğu'ya gittim. Korucu arkadaşlarım bana baktılar. Korucu arkadaşlarım suçu hep devlette buluyorlardı. Arazileri var, ekemiyor. Akşam teröriste, gündüz askere ekmek veriyorlar. Savaş hayatında yaşıyorlar, ölümle yaşıyorlar. Bir hafta on gün dolaştım. Güneydoğu'da misafire verilen değer hiçbir yerde yok. Oraya git, "selamünaleyküm" deyince köşeye oturtur, çay içirmeden bırakmaz, misafirhanede yatırır, paran yoksa biletini de alırlar. Akdeniz'de çayı, kahveyi bırak, "selamünaleyküm" de, selamı da alan çok nadir.

Müslüman ise herkes kardeÅŸtir. İçinden beÅŸ kiÅŸi çıkıyor, daÄŸda PKK'lık yapıyor, "Kürdistan devleti" diyor, bunun bedelini bütün Kürtler ödüyor. Kürt diye iÅŸ vermiyorlar, dışlıyorlar. Niye yatırım yapmıyorsun, okul yapmıyorsun? Çocuklar cahil kalıyor. Ben gitmeden orayı Alanya gibi düşünmüyordum, mahrumiyet bölgesi olduÄŸunu biliyordum ama hakikaten mahrumiyetmiÅŸ. DoÄŸayla iç içesin, dertlerini doÄŸayla paylaşıyorsun. Zaten kafayı yemiÅŸsin kendi kendine konuÅŸuyorsun. DoÄŸayla mücadele ediyorsun. İlk kez orada kar gördüm. 

Gitmeden çok normal bir insandım. "Sen kız mısın?" derlerdi. Öyle olgun, sakin... İçkim, sigaram, kumarım hiçbir şeyim yok. Gittim geldim, insanlıkla ilişkim kesilmiş. Türkçem zayıflamış, yobazlaşmışım. Oranın ortamı her şeyi köreltiyor, hayatı köreltiyor. Önce sevgilim vardı. Artık sevgili istemiyorum. Yalnız kalmak, yalnız yaşamak istiyorum. Bir de sevgiliye zaman ayırırsam bunalıma girerim. Kendimi ölüme en yakın on metrelik bir çatışmada hissettim. On metre arasında el bombasıyla çatışıyorsun. Komutan şehit oldu. Yaralanan oldu. Vermeden alamazsın. Şerefsizlerin elinde olan muhabere cihazı Türkiye'nin elinde yok. Bu Kürtçülük, Türkçülük ayrımı olmasın, eşitlik olsun. Oralarda insanlar tahsilleşsin, iş sahaları açılsın. Batı bölgesi nasılsa orası da öyle olsun. Oranın da çok doğal güzellikleri var. Oraya da turizm akını yapılsın. Çocuklar okula gitsin. Çalışmak isteyen çalışsın. Herkes Türk vatandaşı Türk bayrağının altında, Türk dili konuşarak yaşasın. Eşitlik olsun, Kürtçülük, Türkçülük ayrımı yapılmasın. Herkes eşit bir dünyada yaşasın.

1974, Alanya doÄŸumlu, ilkokul mezunu. Üç kız, üç oÄŸlan altı kardeÅŸin iki numarası, babası çiftçi. Acemi birliÄŸi Manisa KırkaÄŸaç. Komando. Askerlik yıllarını tam çıkaramıyor, 1994-1995 arası diye tahmin ediyor. Turizm iÅŸinde çalışıyor. 
 
 
Logged
MARİNAY85
Ziyaretçi
« Yanıtla #19 : Ekim 06, 2007, 08:16:31 ÖS »

TERÖRİST OLDUM, DEDİKLERİ GİBİ SAHİDEN TERÖRİST OLDUM

"Her fırtınanın sonunda bir güneş doğar" düşüncesini kendime yerleştirmeye başladım. Şu an üzgünsem, birkaç gün sonra her şey iyi olacak gibi. Telkinlerle, olayın üstüne gide gide çözdüm kendimi yani.

Herkes yapmış mecburiyetten, biz de. Özel eğitime tabi tutulduk. Doğuda'ki olaylar anlatılıyordu, kafa yapısı olarak alıştırıyorlardı. Sivilde öğrendiklerimle askerde anlatılanlar tam tersti, " hangisi doğru" diye çelişkiye düştüğüm oldu. Doğu'ya gidince çelişki bitti. Kendi doğrumu bulmuş oldum. Acemide oldukça ağır bir eğitim aldık. Bizi, 65 kişiyi köy baskınlarının nasıl yapılacağı üzerine Çatalkaya'ya çıkardılar. Uzmanlık dalım mayındı. Doğu'daki terörist diye adlandırdıkları kişilerin yaptıklarını anlatıyorlardı. Örneğin, "el bombasını bardak içlerine falan koyarlar", "tenekeye tekme atmayın, bomba çıkabilir" veya "ölüyü ellemeyin" gibi. Normalde yara alınca, ölmeye yakın el bombasını çekip karnının altına koyuyormuş, çevirdiğin zaman patlıyor. Sen de o anda ölebilirsin. Ayağından ip bağlayıp çekip çevireceksin. Bastığınız yere dikkat edeceksin. Ailemizin kökünün Doğu'dan gelmesinin de etkisi olabilir ama gitmeden önce Doğu'daki insanların haklılığını, onlara haksızlık yapıldığını düşünüyordum. Askerde tam tersi anlatıldı. Terörist yapıda insanlar ülkemizi bölmeye çalışıyorlar, çoluk çocuk öldürüyorlar. Çocuklara karşı sevgim sempatim var, tam ters düşüncelere girmeye başladım. Yanlış mı öğrendim, yanlış mı araştırdım, yanlış mı gördüm? Kendimle bu şekilde terse düşmüş oldum. Doğu'ya gidip de yaşananları gördüğüm de, aksine, "teröristler yapıyor" dedikleri çok şeyi askerin yaptırdığını gördük. İkisine de şahit olduk. Bu şekilde kendi doğrumu bulmuş oldum.

Torpil yaptık, Samsun bekliyorduk. Olmadı. Diyarbakır çıktı, dolayısıyla özel eğitime tabi tutulduk. Silah eğitimi uçaksavar eğitimi gördük. Müzisyenliğim vardı, orduevine geçtik. Diyarbakır Orduevi'nde kapıda kontrol görevlisiydim. Gelen geçenlerin, içeri girenlerin kimlik kontrollerini yapıyorduk. Emre göre herkes kimlik göstermek zorunda, ufacık bir şüpheniz olsa vur emriniz var, vurabilirsiniz. Başımızda bir binbaşı vardı, "terörist gibi olacaksınız, halk sizden korkacak" dedi. Lice'de 35 şehit verdiğimizde bayağı doldurulduk. Orduevi'nin fotoğrafçısı şehit askerlerin resimlerini çekiyordu. Onları gösterdiler. Tecavüz etmişler, bacaklarına şiş sokmuşlar. Resimlerde gözüküyor, çocukların kafatasları çıkarılmış, penisleri koparılmış, tam ters taraflarına bırakılmış. Bunları görünce bunalıma girdim. Kapıdan gelen geçeni, "niye baktın, gel buraya" diyerek içeri çekip dövüyorduk. Binbaşı, "fazla dövmeyin" derdi. Dövdüğümüz gidince, "aynen böyle," derdi. Düşünün, orayı savunan bir insanım, ne hale geldim? İlk dövdüğüm ufak bir çocuktu, taş atıyorlardı. Tutup beş altı asker dövmüştük, on üç on dört yaşlarında. El bile kalkmayacak yaşta. Bir duvar vardır, o duvarın arkasında dövüyorduk. Mesela oradan geçen çocuk çiçek kopartıyor. Binbaşı bağırıyor: "Görmüyor musun lan, çiçeği niye koparttı?" Ben, "görüyorum komutanım" diyorum. "Çeksenize lan içeri" diyordu. Az gel lan! Dolmuşa gelmişiz, içeri alıyoruz, dipçiklerle ne kadar kişi varsak kafa göz çocuğa, ağzını yüzünü dağıtıyorduk. Yüzünü yıkayıp gönderiyorduk. Kendime her yönden ters düşmeye başlamıştım. "Böyle olmaması lazım," dedim, "ben bu değilim." Biraz kendimi toparlamaya, çocuklara iyi niyetle yaklaşmaya başladım. Kapıda olduğum için dışarı çıkınca sokaktaki çocuklar beni tanıyordu. "Kapıdaki asker abi değil misin," diyorlardı. Kapıda duruyorum, herkesin göz aşinalığı var, siville çıksam da tanıyorlar, yaşamımdan olacağım. Kimin garantisi var? Artık biraz daha ılımlı olmaya başladım. Bu defa da, "niye kapıda olay çıkmıyor, terör esmiyor, niye şikâyet gelmiyor" mevzuu. Bir hafta hapis cezası aldım, görevini yapmıyorsun diye. Kapıda bir olay çıkarsa, tamam, her şey düzgün yürüyor. Mantığımı yürüttüm. Olay mı istiyorsunuz? Subaylara pislik yapmaya başladım. Kimlik göstermiyorlar, mesela, "göstereceksin lan" gibi. Silah çektiler falan. Dengem gitmeye başladı. "Sinir doktoruna gözük," dediler. Binbaşı memnundu, kimseyi de takmıyordu. Yüksek rütbelilere yaptığım zaman problem yaşıyorduk. Üniformalı dahi olsa kimlik sorma yetkim var. Bir gün Malatya' dan galiba, bir Tuğgeneralin geleceği haberi alınmış, ama sivil araçla geleceği söylendi. Kapıda nöbetçiyim, bana "tuğgeneral gelecek" denmedi. Bir araba geldi, araba bayağı güzel yani. Kapılar açıldı, yaşlı biri indi. "Acaba," dedim, "kimlik sorsam mı, sormasam mı?" Yüksek rütbeli olduğu belli. "Yetkim var, sorayım" dedim. "Kimliğinizi görebilir miyim?" dedim. "Oğlum ben paşayım" dedi. "Olabilirsiniz, ama görevimi yapacağım" dedim. "Oğlum, paşayım diyorum sana" dedi. Arkadaşlar işaret yapıyor. "Önemli değil, kimliğinizi görmek zorundayım," dedim, "her paşayım diyeni içeri alayım mı? Paşaysanız, sizin güvenliğiniz için." Paşa, "aferin, inatçı" dedi. Kimliğini gösterdi, baktım rütbeli, hemen esas duruş, "sağ olun komutanım" dedim. Binbaşı geldi, "aferin koçum" dedi. Paşa güvenliği övmüş. Şikâyet etse fırçayı yemiştik. Kadınları dövmelerimiz de oldu. Hatta, zihinsel özürlüydü, gerçi bilmiyorduk. Yazıcı olacağım için yerime geçecek arkadaşı yetiştirmeye çalışıyordum. Bayan çocuğa sarkıntılık yapıyormuş, deliymiş yani, "git" diyoruz, gitmiyor. Oradaki kişiyle aramızda en az beş metre kalması gerekiyor, emir öyle. Bıçak darbesi alabilirsin, üzerinde bomba olabilir. Gitmeyince, arkadaş itti, biz de ittik. Kadın bağırmaya, taş atmaya başladı. Birkaç tane vurduk, gönderdik. Tekrar geldi, tekrar vurduk. Kendimizden geçmişiz, ne yaptığımızı bilmiyoruz. Tekme de atmışızdır, dipçikle bile vurmuşuzdur. Arkadaşlardan, "manyak mısınız" diyenler de vardı. Öyle şartlandırılmışız ki emir tutulacak, tutmazsan cezalar belli. Disiplin cezası, askeri mahkemeye çıkartıyorlardı. Katı kurallar işliyordu. Yatınca düşünüyorum: Niye yaptım? Bulsam özür dilesem. Kendimle çok çelişkiye düştüm.

Yazıcı oldum. S1, S2, S3'e bakıyordum. Karşıdaki sarı binada, karargâh dediğimiz yerdeydik. İstihbarattan gelen evraklara muhatap olmaya başladım. Yazıcı olarak okuma yetkim vardı. Bilgiler dışarı çıkmayacak diye yemin ettirdiler. Okumam gereken evrakları okuyordum. Gizli evraklar geliyordu. Yaşanan olaylar anlatılıyordu. Temkinli olunması için örneklemeler yapıyorlardı. O arada albayı denetlemek için bir denetlemeci geldi. Bizi çağırdılar, "bunlar bilgisayara yüklenecek, yazıların çıktısı alınacak" dediler. "Hiç kimseye bir şey anlatmayacağım" şeklinde yemin ettirdiler bize. Albay her gün dışarı çıkıyor, çevre il ve ilçelere operasyonlara gidiyordu. Akşam oturuyorduk, raporların bitmesi saat biri ikiyi buluyordu. O söylüyor, ben yazıyordum. İsmail Hakkı Karadayı'ya gidecek raporlar. Doğu'yla ilgili denetleme raporları anlamında. Ele geçen dokümanları gösteriyordu bana. Teröristlerin takvimleri var, kar üzerinde resimler çekilmişler, şiirler yazmışlar. "Bak, pezevenge şiir de yazmış" diye espri yapıyor. Aslında şiir güzel, hoşuma gidiyordu, "doğru komutanım, şerefsizlere bak" diye idare ediyordum. Öyle görünmek zorundaydık. Öte yandan adımız teröriste çıktı. Sol görüşlüler falan diye biz beş kişi mimlenmiştik. Dürüsttük, insanlar bizi seviyorlardı. Çatışmaya girmedim ama dere içindeyken, orduevine gelmeden önce Bolu komandoları bizim birliğin yan tarafında çadır kurarlardı. Operasyonlarda yaptıklarının çekimlerini videolardan bize gösteriyorlardı. Hatta bir defasında, terörist bir çocuğa soru soruyorlar "neredeler falan" diye, helikopter sesi geldiği için tam ses anlaşılmıyor. "Doğruyu söylersen seni serbest bırakacağız..." diyorlar, özetliyorum aklımda kalan kadarıyla, çocuk bir şey anlatıyor. Orada kesiliyor, bu sefer helikopterden aşağı atıyorlar çocuğu, orada öldürüyorlar, onlara şahit olduk. Ellerinde şeffaf şeyler var, "bunlar ne?" dedim, anahtarlık yapmışlar. "Oğlum," diyor, "bu kulak oğlum." "Ne kulağı?" dedim. Öldürdükleri teröristlerin kulaklarını koka kolanın içinde asitle eritince bir kıkırdak çıkıyor meydana, onlarla anahtarlıklar yapmışlar. Yani onlar da kafayı yemişler. Bolu komandoları direkt sıcak temas altındaydılar ve onların yaşadıkları çok farklıydı. Operasyonlarda, arkadaşlarının kaya üzerine pantolonu açık ve tersten bırakıldıklarını ve tecavüz edildiğini, ondan etkilendiklerini ifade ediyorlardı bize. Aynı şekilde 35 kişinin ölümündeki Lice'deki olaylarında söylenen bir şey vardı. 1995-1996 olması lazım. Bahsettim ya oradaki ölenlerin resimleri vardı orduevinde diye. Bu kobra helikopterci dediklerimiz konuşuyorlardı. O şeytan üçgeninde teröristlerin olduğu biliniyor, helikopter çocukları üçgenin tam ortasında, yanlış koordinatla boş bir araziye bırakmış. Hepsi sağ ele geçmiş, çatışmaya girme imkânları olmamış... Sağ olarak ele geçirilip işkence gördükleri resimlerde de belli. Bunlar anlatılıyor, bizi etkiliyor ister istemez. Sohbet sırasında köydeki kızlara tecavüz ettiklerini, yüzbaşıları vardı adı..., Bolu komando birliğinin başındaki. Köye girdiklerinde bağırıyorlar, "lan sizin erkekleriniz nerede" diye. Kadınlar da, "İstanbul'da, çalışmaya gittiler" demişler. Hadi lan... Küfürü kullanmak istemiyorum. Dağlarda çatışıyorlar, kafanıza göre takılın diye askerlere istedikleri bayanlarla yatmaya başlamışlar, yani bu serbest bırakılmış... Bolu komandoları kafayı yemiş çocuklardı, ipler kopmuş, her şeyi bitmiş yaşamlar... O kadar aşırı bir şeye girmediğim halde, insanlara karşı terör estirmek zorunda olduğum zamanlar oldu. Ki onların bulunduğu koşullar bambaşkaydı. Aslında halkın askere yaklaşımı çok iyiydi. Bir restorana takılırdım. Orada bir arkadaşımız vardı. Diyarbakırlıydı. Çok da samimiydik, bira içerdik birlikte. Her şeyin subayların başından çıktığını ve askerlerin bir suçunun olmadığı... İnsanları dinleyince onlara hak verebiliyorsunuz.

Askerden geldikten sonra evlendim. Åžimdi baba adayıyım. Biraz daha hayatım deÄŸiÅŸti, sorumluluklarım arttı. Åžimdi iyiyim, pek asabi bulmuyorum kendimi, anam hep bana kızar, "niye tepkisizsin, bir ÅŸey yap" der. Kendi tedavimi kendim yaptım. Aslında çok ÅŸeylerle karşılaÅŸtım. Askerdeyken bir ara herkese silah çekiyordum. Kafayı tam dağıtmıştım. Hatta bir defasında tetiÄŸe bastım, silah patlamadı. "Deli misin" falan dediler. Subaylar falan korkmaya baÅŸladı. Adam kaç metreden kimliÄŸini çıkarıp gelmeye baÅŸladı. 

Terörist oldum, dedikleri gibi sahiden terörist oldum. Ama ben bunun tam tersini de kullandım. Sivil insanlardan uzaklaÅŸtım. O ara o subayların yaÅŸam tarzını gördükten sonra halka karşı yaptığımın yanlış olduÄŸunu net bir ÅŸekilde düşündüm. Haybeye ziyan olduk. Kime ne için vazife yaptığımız belli deÄŸil, kimle savaşıyoruz? Karşımızdaki de bu ülkenin insanları. Kime silah çekiyoruz? Onun daÄŸlara çıkmasının bir sebebi vardır. Ben niye askerdeyim? Kendimce bir haklılık aramaya baÅŸladım. Kendim de daÄŸa çıkmak çok istedim. Bize terörist demelerinin sebebi oydu. Ben ciddi konuÅŸuyorum. Åžaka yapıyor diye deÄŸerlendiriyorlardı. Elime sigara falan bastım, psikopat sansınlar da bıraksınlar diye. Åžu elimdeki iz söndürdüğüm sigara izi, askerden kalma. Omzumu kırıp hava deÄŸiÅŸimine gelmek istedim. Çocuklara tekme attırıyordum, kemik kırılsın da hava deÄŸiÅŸimi alıp gideyim. Omuz kemiÄŸim dışardadır, o olaydan sonra yirmi gün rapor verdiler, "Burada geçireceksin" dediler. Gönderilmeyince bu sefer içmeye baÅŸladım. Geldikten sonra, "iyi olmalıyım" dedim. "Her fırtınanın sonunda bir güneÅŸ doÄŸar" düşüncesini iyice kendime yerleÅŸtirmeye baÅŸladım. Åžu an üzgünsem, birkaç gün sonra her ÅŸey iyi olacak gibi. Kendi kendime telkinlerle, olayın üstüne gide gide çözdüm kendimi yani. Åžu an iyiyim, bir problemim kalmadı. (AÄŸustos 1998, Samsun) 

1970, Ordu doÄŸumlu, Samsun'da yaşıyor. Biri kız dördü oÄŸlan beÅŸ kardeÅŸin dört numarası. Üniversitede okudu. AskerliÄŸini 1995 Kasımı ile 1997 Nisanı arasında yaptı. Acemi birliÄŸi İzmir Narlıdere'deydi, İstihkam komando, usta birliÄŸi Diyarbakır'da. 
 
Logged
MARİNAY85
Ziyaretçi
« Yanıtla #20 : Ekim 06, 2007, 08:17:35 ÖS »

"GÖRÜNMEYEN DÜŞMAN" DERLER, MAYINDI BENİM TEK KORKUM... BASTIM...

..."En büyük asker bizim asker" diye. Hepimiz aynı şey için gidiyoruz, hepimiz büyük askeriz. Halaylar, coşku... "Elveda İstanbul" diyerek gittik. Yılmaz Morgül'ün şarkısı, "elveda İstanbul" yeni çıkmıştı, benim askerliğimle özdeşleşen şarkı bu.

Bakın, bu Åžive kampı, terk edilmiÅŸ köylerden biri, emniyete çıkmıştık. Burada GATA'dan arkadaÅŸlarla Fenerbahçe maçındayız, 1-0 yenildik. Bu bakan, ne bakanıydı o zaman, saÄŸlık mıydı neydi, her hükümette üç beÅŸ tane deÄŸiÅŸtiÄŸi için karıştırıyoruz... Burada psikologla, aramızda bir iki yaÅŸ var. Bu resim ameliyattan çıktıktan sonra. Åžurada iki ayak topuktan birbirine baÄŸlı, oynamasın diye. Burası EÄŸridir acemi birlik, bu resimden on tane bastırmıştım, herkese gönderdim. Bu atmaca operasyonlarında. Askerler fotoÄŸrafa çok meraklıdır. Siirt'te negatiflerini almak ÅŸartıyla, güvenlik nedeniyle, bastırıyorduk. Bu mevzilerden biri, benim yaptığım deÄŸil ama... Bu resimde acemi birliÄŸindeyiz, yasak olmasına karşın, çekmiÅŸtik. Bir yılbaşı, hemÅŸireleri çağırmıştık, 96 bitiyor, 97 yılına giriliyor. Benim en büyük hobim fotoÄŸraflar, 300-400 fotoÄŸrafım var.... Bu resimdeki, televizyonlarda, "o iki bacak yok, ama vatan saÄŸ olsun" diyen arkadaÅŸlardan. KeÅŸke bacakları saÄŸlam olsaydı da, askerliÄŸini yapıp gelseydi. Resimdeki hemÅŸire arkadaÅŸ, Diyarbakır'a gitti, giderken göbek atıyordu, ÅŸimdi, "beni buradan kurtarın" diye bağırıyor. Bu askerdeki en iyi arkadaşım, onunki saÄŸ ayak, benimki sol ayak. Bu resim askerden önce on beÅŸ yaÅŸ, Silivri plajı. Ben havancıydım. Havan boru ÅŸeklindedir. Midemden kas alıp ayağıma koydular, koltukaltından bir de... Bu da kardeÅŸimle, her anın bir güzelliÄŸi var. BeÅŸ buçuk ay yattım, üç buçuk ay ayaklarım birbirine baÄŸlı kaldı. Evet, bütün resimlerde gülüyorum. Bu bandana teri alıyor. DaÄŸların isimlerini bilmiyorum, deÄŸiÅŸik isimleri var, yöredeki isimleri askeri haritalarda deÄŸiÅŸiyor. Botan vadisi. Bu da bir operasyon, kumanyada meyve suyu. Ben kumanya yemezdim. Dardanel yenir sadece, kalanlar, yani öbür konserveler yenmez. DaÄŸa tırmanıyoruz burada. Helikopterlerin iniÅŸ ve kalkışları muhteÅŸem, bunların resimlerini çekmeye bayılırdım. Burada operasyona gidiyoruz, bazen helikopterle gidilir. Bu bir köy, öğretmen götürüyorduk. Bu kendi silahım, sıcak sabunlu suyla yıkarsın, yaÄŸlarsın, kurularsın, kendimize bile bu itinayı göstermedik, ama silah korunacak. Åžurada yemek yemiÅŸtik. Domates olunca yumurta kırıyor, menemen yapıyorduk. DaÄŸdaki yemeÄŸin lezzeti hiçbir yerde olmuyor. İşte karşı daÄŸlar, orada yaralandım, terk edilmiÅŸ bir köy gene. Yıkılmış köy, Botan nehri, arabalar operasyona gidiyordu. Çok güzel manzaralar var aslında. İnsan tatile gitse, çok hoÅŸ da, uzay çağında mı olur? Gün gelir... Evet, uzaya roket fırlattığımız zaman olur belki... Bu sevdiÄŸim beremle, bere için yaptık her ÅŸeyi sözde, artık yok, saklamıyorum. Yalnız ÅŸu tülbendi isterdim. Normal askerliÄŸi bitiren orada torunlardan birine hediye eder ama yaralandığımda bere düşünecek halim yoktu, hastaneye yetiÅŸtiÄŸime şükrediyorum. O bere var ya o bere, hiçbir ÅŸeye deÄŸiÅŸmezdim, güzelliÄŸi var, havası var... Bere, macera ve biraz bir ÅŸeyler yapma isteÄŸiyle GüneydoÄŸu'ya gitmek istedim. Orada paÅŸalara koruma falan olabilirdim, fiziÄŸimi, tekniÄŸimi kullanmak istiyordum. Sporcu olduÄŸum için göze çarptım, bana karate ÅŸov bile yaptırdılar, arkadaÅŸlar dört-beÅŸ ÅŸnav çekiyorsa ben 20-25 ÅŸnav çekiyordum. Televizyonlar, askerlik yapanların anlattıkları insanı özendiriyor. İşe yaramaz bir nöbettense, iÅŸe yaradığını hissetmek... Böyle düşünüyordum, ÅŸimdi, "burada yapanlar daha mı kârlı" diyorum. Tabii çok rahat. Kısmet iÅŸte! "Her askerin bir mayını vardır" derler; kimi basar, kimi basmaz. O kadın, Prenses Diana öldü gitti ama, çok güzel ÅŸeyler yaptı. Sonuçta mayını yapan üreten, satan ülkelerin başında Amerika, Çin, Rusya, Fransa var. Mayın anlaÅŸmasını imzalayan ülkeler de bunlar. Bastığım mayın plastik, normal olsa, detektör bulurdu, daÄŸ taÅŸ çınlar çünkü, ama plastik ötmüyor. 

Askere giderken bütün arkadaşlar toplandı, Eğridir'e giden mahalleden iki arkadaştık. İki minibüse dolduk. Herkes birbirine bağırıyor, "en büyük asker bizim asker" diye. Hepimiz aynı şey için gidiyoruz, hepimiz büyük askeriz. Halaylar, coşku... "Elveda İstanbul" diyerek gittik. Yılmaz Morgül'ün şarkısı, "Elveda İstanbul" yeni çıkmıştı, benim askerliğimle özdeşleşen şarkı bu. "Eğitimde ter dökmeyen savaş meydanında kan döker" diye bir laf vardır. Eğridir en iyi eğitim görülen yerdir, gene de yeterli diyemeyiz. PKK senelerini oraya vermiş, dağ şartlarına uyumunu sağlamış. Yani adam gerilla harekâtı yapıyor, dağı, mağarayı, yolu biliyor, daha yüklü de olsa bizden daha iyi. Silahı iyi derecede öğrendik. Genelde birkaç kurşun sıkarlar, ben bir buçuk şarjör, yani 25-30 mermi kullandım acemide. Uçağa bindim, önce Gaziantep, Urfa zırhlı tugay ve sonra konvoyla Mardin'e vardık... İnsan ilk gün gezmek istiyor ama, güvenlik gerekçesiyle izin verilmiyor. Türkiye'nin en meşhur komandoları Midyat komandoları, onların da son zamanına yetiştim. Siirt'e taşınınca sıfırdan bir tugay inşa ettik. Bir ay kadar kalmadık, direkt Eruh çevresindeki dağlara. O sıra Kuzey Irak operasyonları vardı. Dağa gittik. İlk gün kalacak yatacak yer yok, çadırları kurduk. Şakır şakır yağmur yağıyor. Tesisatı korumaya alıyorsun, çamur... Böyle zamanlarda birlik çok güzel pusuya düşürülür. Emniyetimizi aldık, timler tepelere çıktı. Nerede ne var, nereye pusu atılır, gösteriyorlar. O gece bir nöbet tuttum, korktum. Tek başınayım; rüzgâr, yağmur, havanları naylonlarla kapatmışız. Bitişikte köy var. Adam bir kanasla mermi sallasa, iki kilometreden anında indirir. İki saatlik nöbeti nasıl tamamladım, bilmiyorum... Sonraki arkadaş geldi, onun nöbetini beraber tuttuk. Onun da ilk nöbetiydi. "İstanbul'da yaşıyorum" diyorum, "Bana ne, terörden" diyorum. Bana gelene kadar ordu var, polis var, asker var... Birileri gidecek, ama o kapasiteyi kaldıracak insanların gitmesi daha uygun. Hem pişman oluyorsun, hem de... Mesela benim olayda benden daha güçsüz biri olsaydı, daha ağır yaralanmış olurdu. Fiziğim kurtardı, profesörler bile söyledi, yedi tane ameliyat peş peşe, narkozdan narkoza... Yani ameliyattan çıktığımı, on dakika yoğun bakımda kalıp yeniden ameliyata gittiğimi biliyorum.

Hep temizlik yaptım, bulaşık yıkadım. Devrecilik var askerde, çömez dedesinden görmüş öyle yapıyor, bardağı kırarmış, o da kırıyor... Devrecilik iyi bir şey değil, sonradan gelen bütün işleri yapar. Adam ikiye üçe kadar askeri gazinoda oturuyor, başında oturuyorsun, yok su ister, yok çay...

Sabah saat beşte kalk, yağmur, çamur, kış, odun ara, masaları temizle, hazırla. 90 gün beklersin, yeni devre gelsin de bulaşıkları senden alsın, diye. Çok uykusuzsan kahvaltıya uyanmazsın, en güzel kahvaltıyı uykuya değişmezsin. 24 saat nöbetim vardı. Yani bir gün var, bir gün yok nöbet, zaten 24 saat çalışıyorsun. Bu durumda, nöbette uyukluyorsun tabii, zaten 10 kişilik bir grup olduğu için bir ikisi uyuyor. Sohbet, sırayla, şamata gırgır... "Bir an önce şu askerlik bitsin", iş, nişanlı, sevgililer üzerinden konuşmalar. Evliysen, nişanlıysan askerlik bir yıkım... Allaha şükür sevgilim yoktu, gerçi bazen insan arıyor da. Sevdiğin olsun, telefon etsin, sesini duy... Yeğenim doğdu, "ağlatın da sesini duyayım" diyordum telefonda. Kahvaltıdan sonra etrafı topluyorsun, sabah içtiması, bölüğün olağan işleri, çevre düzeni falan. Çok güzel bir mevzi yaptım ama hiç kalamadım. Mevzi bitti, operasyona çıktık. Gülhane'de, benim çömez oluyor, Kuzey Irak'ta mayına basmış, belden aşağı iki bacağı yok, o anlattı. "Seni bayağı anlatıyorlar" dedi. Ben biraz dişliydim. Haksız yere ezilmeyi sevmedim, kimse kimsenin kölesi değil. Anlattığına göre, mevzi çok güzel olmuş, içinde yemişler içmişler, çevre düzenini bile çuvallardan yaptım, ama işte bir gün bile kalamadım. Yemek büyük sanayi tüplerde yapılıyor; kimi yanar, kimi çiğ. Kahvaltıda suyu kaynatıyor, iki maydanoz atıyor, yani çorba. Kimi zaman malzeme gelmez, birkaç ay hep lahana, sonra barbunya... Birkaç senelik etler, mühürleri çok eski... Öyle etler gördüm ki sığır olduğuna inanamadım, deve gibi. Hastanede de et yemem, askerlikten gelen alışkanlık, zaten yağlı eti de sevmem. Pilava bayılırım...

Belli bir süre binbaşı postasıydım; o gidene kadar pek ezilmedim. Sonra ağır silah takımıyla birkaç operasyona katıldım. Havancı olduÄŸumuz için timler gider, biz onları korur, tepeden bomba atarız. Fiili olarak PKK ile hiç karşılaÅŸmadım. Siirt'ten Diyarbakır, Lice, Kulp. İlk gittiÄŸimiz gece çatışma oldu, bayağı terörist vuruldu... Ertesi gece taciz atışı, bizden de cevap... Atmaca operasyonunda 33 ÅŸehit vardı, bir bölük bayağı tahribata uÄŸramıştı... Biz de daÄŸdaydık... Ramazan bayramıydı, iki ya da üç gün öncesi, ÅŸehitleri duyunca, herkes cinnet geçirir gibi. Eruh'ta, Botan nehri yakınlarındaydık... Sağımız solumuz geçiÅŸ bölgesi, önceki birlikler önemsememiÅŸler, bize dokunmayan yılan bin yaÅŸasın hesabı. Riskli bölge, gündüz ortasında daÄŸlarda çatışma gördüm. Dürbünle izliyorsun. Görevden döndük, binbaşı telsiz konuÅŸmalarından anladı, koskoca adam, 40-45 yaşında, beraber koÅŸmaya baÅŸladık. Adam haritadan çatışma yönetti, havanlarla dört-beÅŸ terörist öldürdüler. Sabah kalktık, helikopterler her tarafı bombalıyor. Arama taramayı jandarma ve piyade yapar, yani tehlikeye biz atılırız. Bizden ağır silahlar çalışır, onların da, bizimki kadar deÄŸilse de, ağır makinelileri vardır. Belli bir atış olur, vurduÄŸunu vurur, kaçar, çatışmaya girmez. Sen de ateÅŸin çıktığı yere, iki metre ileri geri atarsın. KurÅŸun sesi geldi mi, insan kendini yere atıyor. Emniyetini alıyor, menzili yeterse basıyor mermiye, ya da ağır silahlar çalışıyor. Ölüm korkusu da var. Ben yaralandığım zaman bile kendimi düşünmedim, annem geldi aklıma. Kalbine falan iner, mesela dedem vardı, ona benim yüzünden bir ÅŸey olsun istemezdim. GüvendiÄŸin insanlarla olmak da seni rahatlatıyor. Asker kimi zaman birkaç tabur gider, kimi zaman timlerle, bazen de tugay gider, yani binlerce de yüzlerce de... Korkuyu yenmek için önce aileni düşünürsün, en çok annemi düşünürdüm... Hayatta yapmak istediÄŸin ÅŸeyleri düşünürsün, hayal edersin. BeÅŸ-altı yıl spor yaptım, spor salonu açacağım gibi büyük ideallerim vardı, ÅŸimdi çok masraflı spor salonu, mantıcı açmak mesela... Aktif olarak bir operasyon iki çatışma gördüm, fakat posta olduÄŸum için, genelde rütbelinin yanında... O da kolay deÄŸil. Adam uyuyana kadar ayakkabısının boyasından, ütüsünden, banyosunun suyundan, yiyeceÄŸinden, çayından, her ÅŸeyden sorumlusun. O yatmadan yatamazsın. Gece ikiye üçe kadar, zaten sabah beÅŸte kalkıyorsun. Piyade asteÄŸmenlerle çok iyiydik, onlar asker biz asker... Emir ve yetki onlarda, ama kapasitemize göre fikir danışılıyor, kantin açılacak, "ne istersiniz" diye... Dondurma bile getirttik. Bazı özel ÅŸeyler, içki gibi... Normalde içki subaylara geliyor, ÅŸoför arkadaÅŸ olunca bize de getirirler. Tütün, hap, alkol alışkanlığı olanlar, kolonya içenler... Geçende, "askerin biri sekiz ÅŸiÅŸe kolonya içmiÅŸ, ölmüş" diye duydum... Bu kadarı içki niyetine olmaz, bazen bunalıma girer insan, kimisi psikopattır. 

En yakın gördüğüm yaralanma kendim. Terk edilmiÅŸ bir köydeydik, eski bir terörist köyü. Yani teröristler yüzünden köy daha önce boÅŸaltılmış. DaÄŸlar, tepeler, vadi uzanıyor. Eruh taraflarında teröristleri kovalayan baÅŸka bir tabura yardıma gittik. Ağır silahları kurduk, mayın döşenmiÅŸ, o kadar kiÅŸi geçti, kısmet iÅŸte... Bir gürültü duydum, "ya timleri geçti ya da roket attılar" dedim. Hissetmiyorum, kulaklarım uÄŸulduyor. Yere düşene kadar kendim olduÄŸumu anlamadım. Mayın eÅŸiÄŸinin içine düştüm, çukuruna, taÅŸlar falan, ayağımı yaktı. Mayın parçaları... Parçalar vücudumu oksijen kaynağı gibi yakıyor. Bir taraftan Allah Allah diye, bir taraftan da "anneme haber vermeyin" diye bağırıyorum. Helikopter falan çaÄŸrıldı. Herkes baÄŸrışıyor, ama insanın kendi devresi daha çok tutar. Beraber yiyip içip beraber eÄŸitim aldığın için. AÄŸlayanlar genelde onlardı. 15 -20 dakika sonra helikopterler geldi. Tugay da dört tabur, dört helikopter. Kayalık bölge, inmesi zor oldu. Helikoptere altıncı kez böyle bindim. Mürettebat aynı, astsubay elimi tuttu, "tamam aslanım, koçum," diyor, "daha hızlı uçurun". Hızı belli, insan bir an önce gitmek istiyor... Acı, yanık acısı, sinir acısı. Taburdaki asteÄŸmen doktor iki yerden turnike yaptı. Sonra Siirt ve Diyarbakır'da birer müdahale daha. Bayıldım, sonraki gün ayılmışım. Dördüncü gün Ankara'daydım... Yedi sekiz gün eve haber verdirtmedim. Haber verince, annem, babam, dayılarım Ankara'ya geldiler. 

AskerliÄŸi düşününce önce mayına bastığım an aklıma geliyor. Sabah içime doÄŸdu. "Bassam, bassam" dedim ve bastım. "PKK'dan korkmam" derdim, "görünmeyen düşman" derler, mayındı tek korkum. Mayına bastığım gün içime doÄŸmuÅŸtu. Çok dikkat ettim, saÄŸa baktım, sola baktım... GöreceÄŸim varmış. İmkânsız olan yerde mayına bastım. Arkadaşım, önünden 30 araba geçiyor, o en son arabada. Geçmeden, 20 dakika önce, hatıra resmi çektiriyor, "belki mayına basarız, hatıra kalsın" diye. Araba paramparça, kendisinin iki ayağı gidiyor, tedavi görüyor. 

Bir keresinde operasyon öncesinde tugaya geldik. Çarşıya çıktık. Hamama gittik. İnsan yemek özlüyor, lahmacun yedik. Hatıra defterleri aldık, fotoÄŸraf çektik. 10 ayda iki kez çıktık. Sadece Cine5, radyo bölge yayınları, çoÄŸu Kürtçe yayın, bir de ÅŸov radyo, en çok kaset... İşte ben Sinan Özen, CoÅŸkun Sabah, Sezen Aksu, Tarkan ve Çelik... Bazı ÅŸarkılar çıkınca, sonuna kadar açılır, iÅŸte, mesela "Yaban Eller" çalınca bangır bangır... Gece deÄŸil tabii bunlar, hepsi gündüz. Köylülerle irtibat yasaktı. Mescidimiz vardı, çadır kurmuÅŸtuk, Cuma namazını kılıyorduk. Teskere bırakmayı giderken düşünüyordum, ortamı gördüm, çekilmez. Özel Tim düşündüm, sonra "deÄŸmez" dedim gene. Özel Tim ağır ve zor çatışmalara giriyorlar, kelle başı para alıyorlar. Askerler Özel Tim'le birlikte çatışmaya girdiÄŸinde, askerin öldürdüğü de Özel Tim'in leÅŸi gibi gösterilir, askerler almazlar. 

Hayatımı ikiye ayırıyorum, askerlik öncesi, askerlik sonrası. Olgunlaştım, büyüdüm, insan aşırı derecede pişiyor. Saçlarım gürdü. Stres ve ilaçlar etkiledi. Anlatmaktan hoşlanmıyorum. Yaşayan anlatmaktan çekinir, uyduran da uydurur. Giderken insan, "vatan, millet, Sakarya" diyor da.. Şimdi değişti. Niçin bu oluyor? Devlet isterse bunu bitirir. Bitmesini silah tüccarı da, konserveci de, dışarıdan PKK'ya destek veren de istemez. Türkü Kürdü kışkırtıyorlar. Önemli olan dostluk. Kürt arkadaşım da var, Alevi de... Gelenek görenek, kültürel farklılıklar var. Hastanede beni seviyorlar, şimdi beni orada bekliyorlar... Hastaneye geliyorlar, "arkadaşlar şöyle yapacağız, böyle yapacağız" diyorlar. Hiçbir şey de yapmadılar, şovmenlik... 270 milyon tazminat aldım, Mehmetçik Vakfı'ndan 100 milyon, Vakıf sakatlığı ilk üçe girenlere veriyorlar; gözü kolu olmayanlar... iki bacağı kesikler, benimki 6. dereceye giriyor. Sakatlık da artmasın, maaşı da artmasın...

Anne: Böyle bir acı, Allah kimseye tattırmasın ama, yaşamak başka karşıdan görmek başka... Yaşamak değişik bir duygu, anlatılacak gibi değil... İki kolu yok gösteriyorlar, insanın içi gidiyor. 20 yaşına kadar büyüt, şehit olarak gelsin. Kendi kendime kalıp duygulanıyorum, ağlıyorum... Bacakları yok, onu görünce kendi acımdan hafifliyorum, sonra da diyorum, "Allahım, sen affet, ben ne yapıyorum". Böyle karmaşık bir şey... Bir asker görsem, ağlıyorum önce, bir burukluk giriyor içime. Sonra da, diyorum, "ben gördüm, siz de görün". İçimden öyle geliyor. "Ölseydi" diyorum, "çürüyecekti." Gene de çok şükür. "Niye yani" diyorum, Türkiye'de bir savaş yok... Nedir yani, insanı en çok kahreden, siyaset işte. Bunun cevabını, nedenini bulamıyorum.

1975, İstanbul doÄŸumlu. Ailesi Åžebinkarahisar asıllı. Liseyi bitirdi. Elli altı yaşındaki babası halen inÅŸaat işçiliÄŸi yapıyor, annesi emekli. KardeÅŸi askere gitmeme hakkını kullandı. Aralık 1995'te EÄŸridir Komando Okulu'na gitti, sonra Mardin, Midyat, Eruh... Çok uzun süre GATA'da kaldı, halen tedavisi sürüyor, Ankara'ya gidip geliyor... Åžimdi çok kitap okuyor; Steinbeck, London, Balzac, önce okuyası gelmeyen, sonra da elinden bırakamadığı Goriot Baba ve Sarı Zeybek... 
Logged
MARİNAY85
Ziyaretçi
« Yanıtla #21 : Ekim 06, 2007, 08:18:26 ÖS »

KORKTUM. HEMEN AKLIMA ÖLÜM GELDİ, ÖLMEK...

Orada jilet atanı da gördüm, elinin üzerinde sigarasını söndüren de. Psikopat değilim, ama ben bile elimde sigara söndürüyordum, işte elimde izleri...

Saat tam on iki, ay batmak üzere, Türk İsmail tepesindeyiz, badim sigara içiyor, önümüzdeki termal kameracı da içiyor ama onun ışığı görünmüyor. İlk roket beş metre önümüzde patladı. Bir arkadaş 60'lık havan kullanıyordu, aydınlatma fişeğini çekince havanın yerini belli ettirdi. Arkadaşlara bağırdım, "tam siper yere yatın" diye. Artık karşıdaki seni görüyor. Bir arkadaş omzundan yaralandı. Karakoldaki sıhhiyeci, "yarası kanıyorsa tampon yapın" diye telsizle talimat veriyordu. Başımızda rütbeli yok, çavuş olarak ben vardım, bir de ikinci unsur tim çavuşu. Arkadaşın kanaması var, korkusu da, ölecek düşüncesi de... Neresinden vurulduğunu bilmiyoruz. Üç adımlık bir yerdeyiz ama gidemiyoruz, hepimiz korkuyoruz, ayağa kalksam ben de vurulacağım düşüncesi... Tabii yaralı arkadaş da silahını bırakmıyor. Kimi el bombasını çekiyor, kimi yanlışlıkla aydınlatma fişeklerini. Patlamadan dolayı kulağımda kanama oldu, akıntı başladı, kulağım duymuyor da. Bulunduğumuz mevki erzak ve silah mühimmat yönünden üst bölgeydi. Çatışmaya girdiğimiz yer İran Karakolunun yaklaşık iki-üç km ilerisinde. Bodur ağaçlar yüzünden termal kamerayla bir şey görmen imkânsız. İnsan mı, taş mı, ağaç mı, belirsiz. Tank atışı yapılıyor oraya, tankın mermisi kaç para bilmiyorum ama bir ülkenin ekonomisini altüst edecek seviyede vardı. Bu ilk çatışmamda korktum, hemen aklıma ölüm geldi. Kaçmayı düşündüm ama yapamadım. Karşılık vermek istemedim, vermedim. Tabii bir mermi, şarapnel parçası gelip seni vurabilir o anda. Arkadaşların çoğu el bombasını uzağa atmadı, ancak beş on metre ileriye attı, çoğu taş parçaları toprak parçaları üzerimize geldi. Hepimiz korktuk. Destek gelmiyor. Teğmen o akşam pusuya çıkmak istemediğini söylemiş ve pusuda kimse uyumasın diyerek bizi yollamıştı. Sabah oluyor, çatışma bitiyor, arkadaşımız yaralı... Saat öğlen üç, daha bir şey yememişiz, yaralı arkadaşımızın yüzü sarardı... Helikopter bizim mevzie inemiyor, inmeyeceğini de biliyoruz. Sonra en yakın karakola götürüldük, toz toprak içindeyiz. Dönüşte komutan, "seninle olduğumu söyleyeceksin" dedi. Söylemesen ne yapacaksın? Ya dayak, ya küfür... Dayanacaksın, kaldıramazsan kavga edeceksin veya vuracaksın. İnsanda bir daha çatışmaya girersem, "kaçarım" korkusu başlıyor. Bu çatışmada biz teröristlerle mi çatıştık yoksa İran askerleri ile mi bilmiyorum. Gece karanlık, kim silah attı bilemiyorsun. Ölülerin üzerlerinde yeşil tip elbise, keleş, roketatar, iki üç tane el bombası vardı. Tabii rütbeli, "PKK ile savaşıldı" diyor. Takım komutanına "form doldur" diyorlar, pusuya giden askerlerin isimlerini alıyorlar, herkes çatışmaya girdiği için imza atıyor. Bu Erbakan dönemi, Fetullah Erbaş Van'a gelmişti, yakın korumalığını yapmıştık. İran'dan bir de Alaattin isimli askerin alınması için mücadele vermiştim. Tabii Alaattin yaklaşık beş ay PKK'nın elinde kaldı, PKK mı İran askeri mi bilemem. Rütbeliyle beraber 17 kişi bir akşam yine pusudayız, sohbet ediyoruz. "Gelmediğiniz çatışmada arkadaşımız ölseydi veya hepimiz ölseydik, ne yapardınız" dedik. Espriyle yaklaştı, pek cevap vermedi. Gündüzleri, "bir asker gider, bin asker gelir" derdi. Pusuda, hepimizin ailesini ziyaret edeceğini ve bizleri unutmayacağını söyledi. Memnun olduk. Gündüz aynı tartışmayı tekrar açınca ise fırçayı bastı. Tarladan bahçeden geçiyoruz, ot yığınları var, gece karanlık, yapacak bir şey yok, eğlence arıyor insan, rütbeli de bir şey söylemiyor. Sigarayı söndürmeden atıyorsun. Her yer çalılık küçük bir alevde gidiyor. Ben de attım, neden yaptığımı bilemiyorum. Aklıma geliyordu, düşünüyordum: Ben bunu niye yaptım? Köylünün hayvanına yedirmek için yığdığı otlar, çalıları yakıyorum. Birliğe giderken bir patikada sivil bir köylü görünce rütbeli sana onu aratıyor. Uzaktan geleni görüyorsun, gidebileceği mevkii kestiriyor, pusu atıyorsun. Yani yolunu kesiyoruz. Hemen durduruyorsun, yere yatırıyorsun, ayak bileğinden yatırıp elini tersiyle koyup, dipçiği de dayayıp, silah zaten dolu, sana bir tepki gösterse belki de tetiğe dokunacaksın ve o insanı pat diye öldüreceksin. Ben yapmadım, o ortamlardan kaçtım, ot yakmadan sonra, pişman oldum. Niye yaktım, niye bu aptallığı yaptım? Saysam toplam beş ya altı tane mermi attım. Çatışma bittiğinde şarjörünü çıkartıp hepsini boşaltabilirsin. Bir tane dolu şarjör takarsın silahına onunla da üç dört tane bıraktığında olay biter. İlk çatışmada böyle yaptım. Kimse birbirine bakmıyor, kimisi çok attığında arkadaşından şarjör bile istiyor. İkinci çatışmam Kuzey Irak'ta, mesafe bayağı uzaktı. Tank, uçaksavar ve uzak menzilli silahlarla çatışmaya girildi. Duyumlara göre Kotur kampı denen yerdeki teröristlere köylüler erzak sağlıyor. Sabah kaldırdılar, nereye gideceğimizi bilmiyoruz, bir saatlik bir land yolculuğundan sonra, yürüyerek hâkim bir yerlere çıktık. Zaho'dan 100 km kadar uzakta, İran'a doğru Semseti nehri, Kotur'a en yakın nehir var. Zaten çatışmaya itirafçı ya da bölgeyi iyi bilen biriyle gidiliyor. İki saat sürdü ama oradan bize ateş gelmedi. Bu sırada Irak'ta 10 gün kaldık. Kuzey Irak operasyonunda destekçiydim, Türk topraklarındaydım, teskeremize 60 gün kalmıştı, bizi çatışmanın içine sokmadılar. Emir geliyordu, "arazi taramasında gördüğünüz sivilleri en yakın karakola getirip teslim edeceksiniz" diye. Bir de, "siz sorgulamayacaksınız" deniyordu. Böyle siviller bulduk tabii, çoğu çocuktu. Sekiz-on yaşlarında elleri nasırlı, sırtında torbası, içinde bir ekmek parçası, peynir, bir kâğıt parçasına sarılmış şeker ve başka bir şey yok. Çocuk çobanlık yapıyor, karakola götürüyoruz. Karakolda gözümle gördüm. Karakol komutanı, ismini de verebilirim, çocuğu tokatladı. "Tokatlayamazsın" dedim. İtiraz edince, ben de dayak yedim. İki gün nezarette kaldım emniyet odasında, üçüncü gün çıkardı. Rütbeliye, "bunları anlatacağım" dedim. "Askerliğini kolay bitirtmem, sürekli ceza veririm" dedi. Kaçakçılığı önlemek için bizi bir ara pusu timinden aldılar, sadece yol arazi taramalarına verdiler. Başımızdaki Rütbeli 34 ve 64 plakalı araçlar hariç bütün arabaları didik didik arıyor, para alabilirse, alıyordu. Bir kamyonda koyun var ama nereye gideceğine dair belge yok, para alıyor. Miktarı göremiyorum ama parayı görüyorum. Ölü bir PKK ile karşılaştım, arkadaşlar kimisi tekmeliyordu, dayanamadım, ağladım, "neye ağlıyorsun" dediler. Ölmüş bir insana bu şekilde davranılır mı, tekmelenir mi? Çırılçıplak soyuldu, arkadaşın biri ayağındaki esen yazlıkları aldı. Üstünden sigara, çakmak, el bombası, mermi, okunmayacak tipte notlar çıktı, para yok. Bu durumda ölü araçla en yakın yere getiriliyor. Karakolun en üst rütbelisi, "askerler gelsin, görsün" diyor. Tekmeliyor, "size bıraktım" diyor. Kimi elbisesini yırtıyor, kimi ayakkabıyı alıyor. Pusudayken badimle sohbet ediyoruz. "Varsayalım Antalya'da plajdayız, arkadaşımız yanımızda" diyoruz. Kafamızı yenilemek zorundayız. Çünkü o dağ, o soğuk korku veriyor. Pusuya çıkarken aranıyorsun, üzerinde radyo olmayacak. Tabii radyo getiren oluyordu, bazen TRT FM açıp çaktırmadan müzik dinliyorduk. Pusuda sigara da kesinlikle yasak ama şarjörü boşaltıp, mermileri çıkartıp alttan düğmeyi çıkarınca, içindeki yayı alıp şarjörün içine sigarayı sokar, elimizle kapatırdık. O zaman görünmüyor. Bir ara arazide operasyondan geldim, kaydım, düştüm, belimi ağrıttım. 40 gün yattım, bu sürede kitap okudum. Bölük komutanımız Sivaslıydı, kendisi çok demokrat, yani askere davranışı iyiydi. Komutan, "PKK ve Apo" kitabını bitirince postasına vermiş, o da kitabı, "sen solcusun," dedi, bana verdi. Okudum ama bitiremedim. Bir tek Aktüel bulabiliyorduk, ortamdan uzaklaşmak için Aktüel'i okuyordum. Okuduklarımı arkadaşlara izah ediyordum. "Bu sayfada almış adam karısını çocuğunu Antalya'da yiyip içip geziyor" diyordum. Çocuğu daha askerliğini yapmadı arabasıyla geziyor. Biz dağın başında güya vatanı bekliyoruz, onlar yiyip içip yatıyorlar. Orada zengin kesime herkes takmıştı. Zengin çocuğu istediği gibi yiyip içip geziyor, bazı sanatçılar Ozan Orhon veya Tarkan askerlik yapmıyor veya askeri bir gazinoda askerliği bitecek. Biz de bu dağda 18 ayın bitmesini bekleyeceğiz. Orada jilet atanı da gördüm, elinin üzerinde sigarasını söndüreni de. Psikopat değilim, ama ben bile elimde sigara söndürüyordum, işte elimde izleri... Genelde olumsuz yönde değişiyoruz. Sinirli, çok asabi bir kişiliğe bürünüyorsun. Nişanlıydım, hayal kuruyordum, sağ salim dönersem evleneceğim. Farklı bir hayata başlayacaksın, evin olacak, çalışacaksın. Ama, orada herhangi bir sigortan yok.

Askerden 20 gün de geç geldim, ama nedeni baÅŸkaydı. Karakoldaki Ankaralı aşçı bir arkadaÅŸa, "Alevi olduÄŸun için yemek veremem" demiÅŸ. Biz o karakola destek için gitmiÅŸiz. Karşı çıkınca biz de dışlandık. Özalp'a baÄŸlı, Kapıköy karakolu. Rütbeli de, "bölük merkezine gittiÄŸimizde sizinle hesaplaÅŸacağım" dedi. Bir daha askerlik yapmak zorunda kalsam, yapmak istediÄŸim ve yapamadığım ÅŸeyi yapacağım, askerlikten kaçacağım. O yeÅŸil elbiseyi ve emir altına girmeyi kesinlikle reddedeceÄŸim. Åžu anda askere çağırsalar kesinlikle kaçacağım. Ülkem benim için de savaÅŸabilir ama kâğıt üzerinde savaÅŸsın, bir imzayla halletsin, nasıl hallederse halletsin ama kesinlikle savaÅŸ olmasın. İki taraftan kan dökÃ