Öğretmenler Forumu
Temmuz 24, 2008, 11:16:35 ÖS *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
  Mesajları Göster
Sayfa: [1] 2 3
1  Branşlar / Tarih Öğretmenleri / Ynt: Moğollar Türk müdür? : Ağustos 12, 2007, 01:39:24 ÖS
mogollar turk degildir, tesekkurler gamze-i nur. şu dunyadaki butun irklari kendimizden turedigi sacmaligindan zaten ne zaman vazgececegiz bilmiyorum. eski geri kafali tarihcilere sorsaniz butun irklarin atasinin turk oldugunu soylerler zaten..
2  Branşlar / Tarih Öğretmenleri / Ynt: Hükümdarlar ve Ölüm Sebepleri... : Ağustos 04, 2007, 01:07:26 ÖS
fakat yildirim bayezid ayni zamanda cok gururlu bir insandi, ve kendi yaptigi hatalardan dolayi ankara savasini kaybetti.. savasi kaybettikten sonra timur onu bir kafesin icinde kendi sarayina getirir ve sarayda kendi karsisinda yildirim bayezidin seyredecegi bir sekilde yildirimin karisini masa uzerinde yari ciplak oynatir... gururlu bi insanin pek dayanamayacagi bi durum olsa gerek.. ne kadar imanlı olursa olsun o bir padisah.. kendini zehirlemesi ihtimali cok kuvvetli..
3  Branşlar / Tarih Öğretmenleri / Ynt: 1 Nisan Şakasının Kökeni Nedir? : Ağustos 03, 2007, 10:39:19 ÖÖ
senin fikrine saygi duyuyorum.. ama sana şoyle soyleyim, ben yurtdışında calışıyorum ve avrupa ve amerika kıtasında degişik ulkelerde bunma fırsatim oldu. ve bu global dunyanın tek ilgilendigi şeyin para oldugunu, yani onların "dininin" para oldugunu soylemek isterim.. bundan dolayı da iş yapacakları insanlarin musluman ya da yahudi yada hristiyan vesaire.. olması onları ilgilendirmiyor.. bence senin dedigin ayrımlar bir kac yuzyıl once sona erdi, ama biz dedigim gibi, cok cabuk sebepler ureten bir toplumuz ve inandıgımız klişelerimiz var... şunu da belirteyim: evet musluman dunyasını gercekten cok iyi tanımak icin ugraşıyorlar, cunku bu kucucuk dunyada ticari işlerinin buyuk bir bolumunu bu dinin mensuplarıyla yapıyorlar. son on yıldır yabancı ulke universitelerinin en onem verdigi ve para harcadıgı konu ortadogu konusudur...
4  Branşlar / Tarih Öğretmenleri / Ynt: 1 Nisan Şakasının Kökeni Nedir? : Ağustos 02, 2007, 09:26:18 ÖÖ
ben acikcasi yabanci kamuoyunun taraf tuttugu konusunda hemfikir degilim.. cunku bu global dunya, o tür ucuz oyunlarin cok otesinde gelişim gosteriyor artik.. ama biz hala en kucuk kendi basarisizligimizda, yabancilarin etkisinden soz ediyoruz maalesef.. tembeliz, bunu hepimizin kabul etmesi gerek.. "turkun turkten baska dostu yok klişesini de bir tarafa birakmamiz lazim.."
5  Branşlar / Tarih Öğretmenleri / Ynt: 1 Nisan Şakasının Kökeni Nedir? : Temmuz 31, 2007, 02:37:45 ÖS
biz kendi kulturumuzu butun dunyaya tanitacak kadar guclu, ve de daha kotusu o kadar hevesli degiliz... bakın ben size kendi yasadiklarimdan aktarayim.. amerikada, doner cok sık ve hemen her yerde satılıyor... bilinen yaygın adı "gyros" ve geleneksel yunan yemegi olarak biliniyor.. bizim meshur cacıgımız, yine bu restorantlarda "çaçiki" ismiyle geleneksel bir yunan yiyecegi... dolma, "dolmades" olmus... annelerimizin babaannelerimizin yapmis oldugu boreklerin hepsi war o restorantlarda.. hepsi de "geleneksel akdeniz-yunan" mutfagina ait ?!!  ahh unutmadan... sevgili baklavanın adı hic degismemiş.. aynen baklava.. yunanlılar kendilerine ait olmayan bunca yiyecegi kendi urunleri gibi satiyor butun dunyada... biz ne yapiyoruz peki?? yogurt %100 turk urunudur ve kelime olarak da turkceden dunya literaturune gecen nadir kelimelerden biridir.. yunanlilar şu sıralar avrupa birligi kanalıyla yogurdun kendi atalarına ait oldugu konusunda patent alma girişimindeler...
6  Branşlar / Tarih Öğretmenleri / Ynt: Çinliler Neden Yemeklerini Çubukla Yerler? : Temmuz 28, 2007, 03:05:52 ÖS
evet darisi başimiza diyelim bari Smiley
7  Branşlar / İngilizce Öğretmenleri / Ynt: who is it? : Temmuz 28, 2007, 10:37:59 ÖÖ
thats it!! u see, u can introduce urself Smiley
8  Branşlar / İngilizce Öğretmenleri / Ynt: who is it? : Temmuz 28, 2007, 10:34:18 ÖÖ
umm... i am sure u must also have a name right? yes u must.. i bet on it, which university u finished?
9  Branşlar / İngilizce Öğretmenleri / Ynt: who is it? : Temmuz 28, 2007, 10:26:11 ÖÖ
so who is this?
10  Branşlar / İngilizce Öğretmenleri / Ynt: who is it? : Temmuz 28, 2007, 10:21:01 ÖÖ
heyyy guys.. thats good that u actived english forum too, i was really looknig for that as well.. this is omer speaking, finished ege university, history department.. let me know about urself huh?
11  Branşlar / Tarih Öğretmenleri / Ynt: Çinliler Neden Yemeklerini Çubukla Yerler? : Temmuz 28, 2007, 10:06:09 ÖÖ
belkide amaclarindan birisi de formda kalmaktir kim bilir:) tabaklarindaki pilavin 1 tanesini bile çöpe atmadiklarini, cunku kişi başi 1 adet pirinci çöpe atsalar, butun ulkede her gun 1 milyardan fazla pirincin çöpe gidecegini duşunduklerini biliyor muydunuz? nasil bir milli bilinç degil mi?
12  Branşlar / Tarih Öğretmenleri / Bir İkinci Dünya Savaşı Efsanesi: Kamikazeler... : Temmuz 27, 2007, 04:48:19 ÖS
Amerikalıları, atom bombasını sivil hedeflere gönderecek kadar korkutan kamikazeler, savaşın sıcaklığı içerisinde, tıpkı bugün Bağdat’ı korkuya salan ‘canlı bombalar’ gibi, fanatik ölüm makineleri olarak sunulmuş, dünya onları bu şekilde tanımıştı.
Savaşı izleyen işgal günlerinde, Japonya’da kamikazelere ilişkin araştırma ve yayınlar yasaklanmış; kamikazeler de, ancak aradan on yıllar geçtikten sonra, olayı farklı açılardan ele alan kitap ve filmlere konu olmuştu.
Bugün ‘kamikaze pilotları’ fanatik savaşçılar değil, trajik bir olayın cesur ve genç kurbanları olarak görülüyor...
1944’ün ortalarından itibaren, Almanlar ve Japonlar, Müttefik devletlerin malzeme gücü karşısında çaresiz kalmaya başlamış ve üstünlüklerini büyük ölçüde yitirmişlerdi.
II. Dünya Savaşı esas itibariyle, sanayi üretim kapasitesiyle, petrol, demir, buğday ve diğer temel mallara erişime dayanan bir yıpratma savaşıydı.
1942’ye kadar stratejik ricat içerisinde olan Müttefikler, çok kısa sürede insan ve malzeme kayıplarını fazlasıyla telafi edip, öncelikle hava ve deniz hâkimiyetini ele geçirmişlerdi.
Sovyetler Birliği doğuda Alman savaş makinesini ezerken, Anglosaksonlar da, batıda, İtalya, Normandiya ve Provence’a çıkıp Almanya’ya doğru ilerlemeye başladılar.
Amerikalılar ise, Pasifik’te Filipinler’e ayak basmışlardı. Bu durumda, güneydoğu Asya’daki yegane petrol kaynaklarıyla irtibatı kesilmek üzere olan Japon donanmasının umutsuz saldırıları, büyük felaketlerle sonuçlanacaktı.
O günlerin bir diğer özelliği de, Alman ve Japon hava kuvvetlerinde, kaybedilen on binlerce pilotun yerlerinin doldurulamaz hale gelmesiyle, bu ülkelerin kentlerinin gece gündüz bombalanmaya başlanmasıydı.
Daha önceki yıllarda ancak büyük kayıplar pahasına bombardıman yapan Müttefik uçakları, artık hava sahasının hâkimi olarak, hedeflerindeki kentleri yerle bir ediyorlardı.

 
 
   
   
     
   
 
13  Branşlar / Tarih Öğretmenleri / Kibar Hırsız: Arsen Lupen : Temmuz 27, 2007, 04:44:59 ÖS
Telefon, telgraf, otomobil, sinema makinesi, X ışınları, radyoaktivite, gramofon ve daha nice buluş... 19. Yüzyıl’ın kazanımları 20. Yüzyıl başından itibaren, gündelik yaşamda da, açık bir biçimde etkisini gösterecektir.
Batı âleminde, ticarî, askerî, teknik ve bilimsel alanda kıyasıya bir rekabet söz konusudur. Avrupalı büyük devletler birbirleriyle kapışmanın eşiğindedirler...
Bu devletlerden Fransa’da, 20. Yüzyıl’ın bu ilk yılları, daha sonraları ‘La Belle Epoque’ (Güzel Dönem) diye anılacak, gam kasavetten uzak, keyif unsurunun ön planda olduğu bir süreç yaşanır… Bu dönem, yaşanırken de anlatıldığı kadar renkli miydi ya da kimin için renkliydi tartışılır; ama şurası bir gerçek ki o yıllar burjuvazinin zaferinin taçlandığı yıllardı.
Giyim kuşamda, âdetlerde, zevklerde, eğlence anlayışında ve düşüncelerde büyük değişiklikler gerçekleşecekti bu dönemdi... Önemli bir değişiklik de, ev soygunlarındaki artıştı...
Zengin evleri, ‘çalınmayı bekleyen’ kıymetli eşya ile doluydu; ama iyi de korunmaktaydı. Artık ‘uzun yol haydutları’ dönemi geride kalmıştı. Onların bu tür evlere, kentsoyluların malikânelerine girmeleri zordu ve dolayısıyla, kaba soygundan ‘nitelikli’ hırsızlığa geçilecekti... Hırsızlar, kibar çevrelerde yadırganmayacak türden kişiler olmalıydılar.
Fransa’da basın da, kendi çapında bir dönüşüm içindeydi ve ‘bulvar gazeteleri’ iyice yükselen satışlarla, altın çağlarını yaşamaya başlıyorlardı. Yayın yönetmenleri, okuyucu kitlesini daha da artırmak için, kentteki ‘polisiye’ haberlere ağırlık veriyorlar; gazetelerde ‘kibar hırsızların icraatları’ anlatılıyordu...
İşte böyle bir ortamda, Pierre Lafitte adlı yayıncı da, ‘farklı’ bir dergi çıkarmaya karar verir. Lafitte, kurucusu olduğu bisiklet kulübünden arkadaşı yazar Maurice Leblanc’a öykü siparişleri verir.
Ondan, İngiltere’de büyük yankı uyandıran Sherlock Holmes’un maceralarından esinlenerek, halkın ilgisini çekecek bir kişilik yaratmasını ister.
Maurice Leblanc ise, o güne dek pek çok öykü ve romana imza atmış olmasına karşın, sadece belli çevrelerde beğeni toplamış, geniş kitlelere ulaşamamış bir yazardır. Ancak insan ruhunun derinliklerini ele alan titiz bir tarzı ve üzerinde çok çalışılmış edebî bir üslubu vardır.
Pek içine sinmese de, Leblanc geçimini sağlamak için çeşitli dergilere yazılar yazmaktadır: ‘Auto’ dergisine yazdığı ‘Spor Öyküleri’ onun macera edebiyatına kayışının başlangıcı olur.
Nitekim ‘Bir Centilmen’ adlı öyküde anlattığı otomobil hırsızı, bir anlamda Arsen Lüpen’in (Arsène Lupin) habercisidir. “Arsen Lüpen’in Tutuklanması” adlı ilk öykü, 1905 Temmuz’unda yayımlandığında, büyük yankı uyandırır.

 
 
   
   
     
   
 
14  Branşlar / Tarih Öğretmenleri / Oyuncağın Tarihcesi : Temmuz 27, 2007, 04:41:38 ÖS
 
Beş bin yıllık kültürün kilometre taşları: Oyuncakların gerçek dünyası
 
Çağlar boyunca oyuncağın ve oyunların araştırılması, çocukluk tarihine ulaşmanın, sosyal tarih yaklaşımıyla, bu alanda yeni bulgular elde etmenin en iyi yollarından biridir. Antik Roma döneminde çocuk; çevresindekiler, ailesi ve bakıcısı için, oyuncaktan başka bir şey değildi. Erkek çocuk anlamına gelen ‘pupus’ sözcüğü (kız çocuk için pupa), Fransızca’da ‘oyuncak bebek’ anlamına gelen ‘poupée’nin de kökenidir.
Hatta eski Romalılar, büyüklerin kullandığı oyuncakları ‘ludi maiores’ ve çocukların oynadığı oyuncaklarıa ‘ludi minores’ diye tanımlamayı tercih etmişlerdir.
Platon’un da dediği gibi, çocukları altı yaşına gelinceye dek kendi tarzlarında oynamaya bırakmak en iyisiydi, böylece ileride edinecekleri mesleklere olan eğilimlerini gösterebiliyor ve bu konudaki ilk eğitimi oyun ve oyuncakları yoluyla alıyorlardı.
Aristo ise, çocukların ellerine verilecek kaynana zırıltılarının, ebeveynlerinin kulaklarına hiç de iyi gelmeseler de, çocukların bir şeyleri kırmalarına engel olduğunu, çünkü çocukların bir an bile rahat durmadıklarını söylemiştir.
Bununla birlikte top ve aşık kemiği gibi daha az ses çıkaran ve her zaman çok tutulan oyuncaklar da çocukların beceri ve hızlarını geliştirmede çok yararlı kabul ediliyordu.
Küçük koşumlar veya at arabaları, günümüzdeki küçük elektrikli tren ve diğer araçların modelleri ile aynı ilkeye dayanarak yapılmışlardır. Antik dönem insanı için, bu tür küçük model halindeki araçlar, sadece oyunun değil, eğitimin de bir parçasıydılar.
(...)
Hititlerden günümüze ulaşmış ve bugün Gaziantep Müzesi koleksiyonlarında yer alan beş bin yıllık bir oyuncak savaş arabası ya da bunun Troya kazılarında bulunan bir benzeri de çocuk mezarlarından çıkarılıyorlar bugün...
(...)
Antik Yunan’da pişmiş topraktan yapılmış bebekler ise, gerçek dünyanın minyatür bir kopyasını temsil etmekteydiler. Hatta pişmiş topraktan, ağaçtan, kemikten ya da fildişinden yapılmış olup eklemlere de sahip bulunan bu bebeklerin, elbiselerini ve duruşlarını değiştirmek mümkündü.
Bu açıdan bakıldığında, bu bebeklerin Antik dünyanın ‘Barbie bebekleri’ olduklarını söylemek de yanlış olmayacaktır!
Bu tür bebeklerin kimilerinin gerçek bir gelin çeyizi, hatta minyatür mobilyaları bile vardı... İtalya’da yapılan çeşitli kazılarda, Roma İmparatorluğu’nun ilk üç yüzyılına ait geniş bir oyuncak bebek koleksiyonu bulunmuştur. Ama bugün biliyoruz ki, daha sonra, kuzeyden gelen yabancı kavimlerin istilaları ile, bu endüstri de kesintiye uğramıştır.
Bu arada, şunu da vurgulamak gerekir ki; Mısır, Yunan ve Roma mezarlarında bulunan oyuncak bebeklerin asıl kimlikleri konusunda, günümüz arkeologları tereddüde düşebilmektedirler. Çünkü çocuklar için yapılan oyuncak figürlerinin, ölülerin ve tanrıların onurlarına yapıldıkları da bilinmektedir...
(...)
Ortaçağ’da ise, çocuklar çalışmaya yönlendirilmeye başlandıklarından, durum değişir... Her ne kadar bu çağda çocuklara, genel olarak, 19. Yüzyıl’ın ‘Endüstri Devrimi’ sırasında olduğundan çok daha iyi davranılsa da, artık yeni eğlence araçları geliştirilmiyordu...
Yine de 13. Yüzyıl’dan itibaren, soyluların çocukları için ayrılan lüks oyuncakların yanı sıra, popüler objeler de üretilip satılmaya başlanmıştı Ortaçağ’da... İlk olarak, belli tasarımlara göre yapılmış, çömlekçiler tarafından şekillendirilen pişmiş topraktan yemek takımları görüldü. Burada altını çizmeliyiz ki, bu yemek takımları, kız çocuklarından çok, erkek çocuklarına yönelikti! Çünkü biliyoruz ki, o dönemde aşçılık erkeklere özgü bir meslek idi.
Bunun dışında, Ortaçağ oyuncakları arasında; küçük ölçekte rüzgâr değirmenleri, küçük askerler, minyatür at veya gemiler, tahta kılıçlar da yapılıyordu oyuncak olarak.
“Eğer çocuk, oyun oynayarak gelecekte yapacağı mesleği öğrenirse, ileride çalışırken eğlenmesi de mümkün olabilir” diye düşünülüyordu. Arkeolojik kanıtların ve o dönemin belgelerinin ışığında, şunu da söyleyebiliriz ki, Ortaçağ’daki Batı toplumlarının yapısı, sanılandan çok daha fazla, oyunla ilgili idi...
(...)
Bu çağın kızları ise, dikiş diker ve şarkı söylerlerdi. Beklenmedik bir şekilde bu dönemde satranç oyunun da çok yaygın olduğunu görmekteyiz; özellikle yedi yaşından itibaren, hem askerî strateji hem de saray görgüsünün bir parçası olarak oynamaya başladıkları satrançta; kızlara karşı oynadıklarında, erkek çocukların oyunu bilerek kaybetmeleri, saray görgüsünün bir parçasıydı...
Ortaçağ’ın sonu ile Rönesans, çocukların ve yetişkinlerin dünyası arasında belirgin bir farkın oluşmasına neden oldu. Ama ne kadar ilginçtir ki, kilise, oyuncağın gelişiminİ desteklemekteydi! İtalya’da, Floransa’da ortaya çıkartılan dinsel özellikteki bebekler, dinsel inanışlar ile oyun adetleri arasındaki bağı, gayet iyi ortaya koymaktadır.
16. Yüzyıl’a gelindiğinde, oyuncak bebekler, Avrupa ülkeleri edebiyatında da yerlerini aldılar; ama bu tür edebiyat yapıtlarını, ‘hoppalık’ ya da ‘havailik’ olarak görenler de yok değildi.
17. Yüzyıl’da amaç, çocuğa toplum yaşamını öğretmek için pedagojik hedeflerle oyun oynatmak olmuştu. Özellikle Almanya’nın dağlık bölgelerinde; 16. Yüzyıl’dan itibaren, ağaçtan oyuncak üreten atölyeler ortaya çıkmıştı. Aslında bu atölyeler, çocuklar için çeşitli oyuncaklar yapmaya başlamadan önce, dinsel heykeller üretiyorlardı.
Sırtlarında kaynana zırıltıları, topaçlar, yoyolar ve diğer oyuncaklar taşıyan gezgin satıcılar köy köy, kasaba kasaba dolaşmakta, şehirlerde bağırarak çocukların dikkatlerini çekmeye çalışmaktaydılar.
(...)
İngiltere’den sonra bütün dünyada etkisini gösteren Endüstri Devrimi, önce tren, 19. Yüzyıl sonuna doğru da, otomobil gibi mekanik araçların gelişimi içinde, oyuncak dünyasına da yeni olanaklar sundu.
Yapım sürelerinin azalması ve seri üretim, bu oyuncakların ticaretinin de fazlasıyla gelişmesini sağladı. Sadece oyuncak satan büyük mağazaların açılışı da, bu döneme, 1870 ile 1880 arasına denk gelmektedir.
Erkek çocukların en sevdiği oyuncakların arasında artık, arkalarından bir iple çektikleri minyatür trenler de vardı. Tabiî ki bunların ardından raylar, daha gelişmiş lokomotifler de geldi.
Ortaçağ’da suyun üzerinde yüzdürülen basit bir tahta parçası şeklindeki ‘oyuncak tekne’ de gelişti; çocukların hayal gücüne yer bırakmayacak kadar ayrıntılı ‘gemiler’ ortaya çıktı.
Fransa, Almanya ve İngiltere’de; kurma anahtarları, dişli ve pervanelerin hareketini sağlayan yay sistemleri geliştirildi. Mekanik oyuncaklar çağı başladı. İlk minyatür otomobil modelleri ise, Amerika ve Avrupa’da 20. Yüzyıl başında ortaya çıktı. Giderek daha karmaşık bir hale gelen teknik süreçler sayesinde, daha 1904’ten itibaren en küçük ayrıntıya bile sadık kalan oyuncak otomobil modelleri yapılmaya başlandı.
 
 
   
   
     
   
 
15  Branşlar / Tarih Öğretmenleri / Bir Hükümdar Portresi: Abdülhamid : Temmuz 27, 2007, 04:35:59 ÖS
 
Abdülhamid: En çok övülen, en çok yerilen hükümdar...
 
Abdülhamid sadece bizim tarihimizde değil, dünya tarihinde de en çok sözü edilmiş hükümdarlardan biridir. Üstelik Abdülhamid’in özelliğini sadece yüceltilmesi değil, aynı oranda yerilmesi oluşturur...

Yaşadıkları sürece, hükümdarların övülmesi tarihte en çok rastlanan uygulamadır. İktidarda oldukları dönem boyunca açıkça yerileni, eleştirileni pek az olur. Buna cesaret eden çıkarsa, sesini zor işittirir.
Genelde toplumların tercihi, baştakini yüceltme yönündedir. Herkes, bundan kendine de pay çıkacağını düşünür. Bu alışkanlık Batı dünyasında, özellikle Avrupa’da, 19. Yüzyıl’dan itibaren kaybolmağa, yerini ulusalcı akımlara ya da halkın içinden çıkan kahramanlara bırakmağa başlar. Doğulu ve Müslüman toplumlarda ise, 20. Yüzyıl’da da kendini gösterir.
Osmanlı tarihinde, hakkında en çok övgü yayımlanmış sultanların başında, II. Abdülhamid gelir. Bunda, alışkanlığın devam etmesinin ve 36 Osmanlı hükümdarı arasında; Kanunî, IV. Mehmed ve Orhan’dan sonra, en uzun saltanat sürmüş (33 yıl) kişi olmasının rolü bulunduğunu sanmak, eksik bir değerlendirme olur.
Zira Abdülhamid sadece bizim tarihimizde değil, dünya tarihinde de en çok sözü edilmiş hükümdarlardan biridir. Üstelik Abdülhamid’in özelliğini sadece yüceltilmesi değil, aynı oranda yerilmesi oluşturur.
Abdülhamid hakkındaki ‘sövgüler’ ile ‘övgüler’ hem kendi toplumunda hem de dış dünyada, öylesine yoğun gündeme getirilmiştir ki; bu alanda Abdülhamid’in bir rakibinin kolay bulunamayacağını söylemek yanlış olmaz!
Özellikle bundan yüz yıl önce, 1905’de, kendisine suikast düzenlenmesi, saltanatının 29. yılında, Abdülhamid’e eleştirilerin doruğa erişmiş olduğunu kanıtlarken; üç yıl sonra, 1908’de tekrar Meşrutiyet ilan edince, şaşırtıcı övgülere lâyık görülmesi, bu eşsizliğinin kanıtıdır.
1909’da da tahttan indirilince, Abdülhamid yine aşağılamalara hedef olur: ancak ölümünden sonra, en çok övülen hükümdarlardan biri de Abdülhamid olmuştur…



Önce eleştirilerden başlayalım. Bu eleştiriler, Avrupalılar kadar, Abdülhamid muhalifi Jöntürklerden de gelir. Avrupalıların en ısrarlı damgası ‘Kızıl Sultan’ sözcüklerinde odaklanır.
Bu itham ile, Ermenilere karşı bir kıyım politikası izlediği anlatılmak istenir. Aslında Ermenilerin ani saldırılarla kanlı olaylar çıkarmak ve cezalandırılınca da, Avrupa kamuoyunu ayaklandırmak taktiğini uyguladıkları bilinir.
Abdülhamit’in saltanatı boyunca verdiği idam kararlarının da son derece az olduğu hatırlanır. Ancak yaşadığı müddetçe, hatta ondan sonra da, bu damga devam etmiştir. Sonraları ise, Ermeni propagandası İttihatçıları hedef aldığı için, Abdülhamid’i bu yönüyle anan olmamıştır.
Bunun yanı sıra, Abdülhamid’e yakıştırılan sıfatlar da pek çoktur: Despot, kindar, hilekâr, cimri, aciz, büyük katil, Makyavel’in yeni izleyicisi, kurtlar ve çakallar arasında bir tilki... Hatta Abdülhamid’e, “Avrupa’nın en önemli yayınlarının sesini altından ağız tıkaçları ile kesen adam” diye bir yakıştırma da vardır.
‘Acaba bunu yazan, istediği parayı alamamış mı idi?’ sorusu da insanın aklına takılmıyor değil. Ayrıca Abdülhamid hakkında akla hayale gelmeyecek uydurmalara da rastlanır.
Bunlardan biri de, “Ablası Esma Sultan’ın emrinde dansöz olarak çalışan, İslâm’ı kabul etmiş bir kölenin oğlu olduğu” yolundadır. Bu iddiayı ortaya atanlar şunu da eklenmektedirler:
“Gayri meşru bir doğum ürünü olduğu ileri sürülür. Bazılarına göre babası, Abdülmecid sarayının Ermeni bir ayvazı (uşak) ya da aşçısı idi. Sultanın kadın konusundaki liberalliğinden yararlanıp kadınlarından birini tavlamıştı. Kimine göre de, [Abdülhamid] Garabet Balyan’ın oğludur... Abdülmecid’in kendisini aldatan karısını boğdurduğu efsanesi de dolaşıyor. Kendisine annelik yapan Pereste Hanım da sarayın ‘Osman’ adındaki bir uşağıyla ilişki kurduğu için suçlanmıştır.”
Abdülhamid’e ilişkin bu tür uydurma öykülere, Avrupa basınından pek çok örnek verilebilir... Avrupa basının da, Abdülhamid’i yeren sayısız karikatüre de rastlanır. Avrupa’da yaşayan Jöntürklerin de, Abdülhamid’in diktatörlüğünü vurgulamak için, karikatür kullandıkları bilinir...
Övgülere gelince... Osmanlı topraklarında yayımlanan bütün kitap ve gazetelerin Sultan’a övgülerle dolu olması şarttı. Sansürün etkisi karşısında, ayrıca Saray’dan alınacak ödeneği kaybetmemek için, böyle davranmak kaçınılmaz oluyordu.
Her yıl bayramlarda ve Sultan’ın tahta çıkış yıldönümlerinde, gazetelerin birinci sayfaları hatta birkaç sayfası, Abdülhamid’e övgü dolu yazı ve şiirleriyle çıkardı.



Yerlilerinin Türkçe bilmediği Trablusgarb vilayetinde yayımlanan resmî gazete bile, Türk memurların şiirleriyle doluydu. 1900 yılında, Sultan’ın tahta çıkışının 25. yıldönümü dolayısıyla, tam bir sayfayı dolduran bir özel ekten bir örnek aktaralım.
‘Vilayet Ticaret Mahkemesi Reisi Mesud Efendi’ imzalı bir şiirin mısraları şöyledir: “Şairane safha-i âfâkı tezyin eyleriz / Gamı halkı vasfı hakan ile şirin eyleriz / Amme-i Osmaniyanla bâ kemal iftihar / Her sene bugünde hep icrayı ayin eyleriz / Şükrü mümkün vasfı mahsur olsa nezdi akılda / Günde bin Şehnameyi imlâ ve tedvin eyleriz.”
Meclisin kapatılması, Midhat Paşa’nın sürülmesi ve 1877-78 Rus yenilgisinden sonra, Abdülhamid’in, politikalarını savunması için, Ahmed Midhat’a yazdırttığı ‘Üssü İnkılâb’ kitabında, Sultan’ın özgürlükçü davranışlarına bol övgü vardır.
Zamanla, ‘hürriyetçilik’ yakıştırmasının kalktığı; bunun yerini, ‘dinin koruyucusu’ sıfatının ön plana çıkarıldığı dikkatlerden kaçmaz: 1895’te yine Ahmed Midhat’ın Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika ettiği sonra da, kitap halinde bastırdığı “Amerika’da Neşr-i İslâm Teşebbüsü” isimli çalışmada; çağdaşlaşma yolunda (sahib-i asr olmada) önemli adımlar atılması gibi, Hıristiyan misyonerlerin çabalarına rağmen, İslâm’ın dünyada büyük ölçüde yayılmasının da, padişahın gayretleri sayesinde gerçekleştiği ileri sürülmektedir.
Daha sonraları 1901 yılında da, Sabah gazetesinde, Abdülhamid’i bütün Osmanlı sultanlarından üstün sayan anlatımlara rastlanır. Bir başka ilginç nokta da, gazetelerde devlet icraatı ya da kimi kişisel olaylar aktarılırken, haberlere, Sultan’a uzun saygı cümleleriyle başlanıyor olmasıdır.
Örneğin Tercüman-ı Hakikat gazetesi 1900’de Foto Abdullah hakkında bir haber yayımlarken, söze şöyle girer:
“Cenabı âferininde-i kâinat halife-i İslâmiyan padişahı bahrü berri cihan ve şehinşahı merahim unvan, veliyül nimet âlem efendimiz hazretlerini dünya durdukça erike-i pirayı şan ve şevket buyursun, amin. Arzuyu vicdanlarıyla müşerref bil-İslâm olan ser fotoğrafi hazreti Hilafetpenahi Abdullah Şükrü Efendi...”
Bayramda askere yemek verileceği haberini duyururken de yine 1900 tarihli Sabah gazetesi söze şöyle girer: “Velinimet biminnetimiz, velinimet akdesimiz  hazretlerinin canibi eşref hazreti padişahilerinden asakiri şahaneleri haklarında daima ibzal buyurulagelmekte olan iltifatı seniyei canib padişahileri asarı mübeccelesinden olmak üzere iydi said adha  da bilcümle alay ve taburlara kurbanlar itasıyla kavurmalı pilav ve tatlı tabahı hususuna iradei seniye-i canibi hilafetpenahi şeref müteallik buyurulduğuna dair...”
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün: Tercüman-ı Hakikat’in, Kâğıthane’de su arandığı konusundaki 29 Nisan 1900 tarihli haberinde ya da yine aynı gazetenin Rodos adasına bir cami yapılacağına ilişkin 6 Kasım 1886 tarihli haberinde veya Sabah gazetesinin Şirketi Hayriye’nin yeni vapur tarifesini yayımladığı 20 Nisan 1900 tarihli nüshasında, hep aynı övgüler girizgâhı vardır.
14 Nisan 1900 tarihli Tercüman-ı Hakikat’te Ali Rıza Paşa’nın ölüm ilanında bile, öncelikle Sultan’a saygının belirtildiği dikkatlerden kaçmaz...



Avrupa basınının ön yargılı yayınlarına karşı da, Abdülhamid, para karşılığı övgü yazıları yazdırma yoluyla bir çözüme başvuracaktır... Bizzat kapağında Sultan’ın resim ya da fotoğrafının yer aldığı yayınlar vardır.
Ayrıca Abdülhamid’in tahta çıkış yıldönümlerinde, kimi Batı kentlerinde gösteriler düzenlettirilmesi de söz konusudur. Bunların en ilginçlerinden biri, Sultan’ın tahta çıkışının 25. yıldönümü nedeniyle Paris’te gerçekleştirilen programdır.
Le Figaro gazetesi 1 Eylül 1900 tarihli nüshasında, Paris’te gerçekleştirilen bu tür bir gösterinin programını ayrıntılarıyla bildirir: Petit Théatre’da; semah, kılıç oyunu, Arnavut dansı, Suriyeli sanatçıların Lübnan dansı, Mısırlı sanatçıların Arap dansı, Sırp darbukacıları, Seylanlı dansözler, Hintli sihirbazlar, Napolili şarkıcılar, Hindiçini tiyatrosu, İspanyol dansı, Japon dansı...
Nouveau Théatre’da ise, hoparlörlü telefon ve Dussaud’nun enskriptör telefonu ile Pathé ses kayıt cihazının gösterimi yapılacak; İspanyol dansözler, Napolili şarkıcılar, Hintli sihirbazlar sahnede arz-ı endam edeceklerdir.
Ayrıca yine Paris’te, ışıklandırılmış bir tekne üzerinde Seine Nehri kıyısında bir müzik ziyafeti verilir. Necip Paşa’nın ‘Hamidiye Marşı’ ile başlayan program, Fransızların Marseillaise Marşı ve sonra da, Wagner, Bizet gibi ünlü bestecilerin yapıtlarıyla devam eder...
Figaro gazetesi, “Gece son derece tatlı bir toplantıya tanık oldu, bütün davetliler kendilerini Boğaziçi sahillerine ermiş sandılar” diye yazarak programı över. Havaî fişek gösterileri de programı taçlandırır...
Abdülhamid’e yöneltilen övgülerin de yergilerin de ortak noktası ‘abartı’ faktörüdür. Asıl  sorun, Abdülhamid’in şahsında değil, devletin çöküş döneminde olmasındadır.
Bir yandan Osmanlı topraklarını bir an önce paylaşmak isteyenler, diğer yandan ‘devrimci’ çözümleri o dönemin toplumunda hemen uygulanabilir sananlar, eleştirilerinde ve hatta aşağılamalarında hudut tanımamışlardır.
Oysa Abdülhamid, köklü bir değişimi başlatmış olan Tanzimat’ın sadece ‘seçilmişler’ ve ‘seçkinler’ arasında yaşamasının yetersizliğini fark edip toplumca özümsenmesini sağlamayı hedef almış bir yöneticiydi. Bu da, o dönemin şartlarında, özgürlükçü bir anlayışla gerçekleşemezdi. Nitekim Abdülhamid’i deviren İttihatçılar da kısa zamanda özgürlüklerden vazgeçmek zorunda kalmışlardır.

 
 
   
   
     
   
 
Sayfa: [1] 2 3
Gazeteler hosting

 

S   0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 

51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 

 

KPSS Edebiyat Edebiyat Videolar Gazeteler Gazeteler Okul Oncesi OSS KPSS OKS Rüya Tabirleri Rüya Tabirleri Yemek Tarifleri Yemek Tarifleri Türkce Konu Anlatimi Cilt Bakimi Yemek Tarifleri Hastaliklar Matematik Konu Anlatimi Geometri Konu Anlatimi Saglik OSS Fizik ingilizce Edebiyat Ogrenciler Gebelik Bedava Odev Ask Mesajlari Kitap özetleri Sevgi Mesajlari Sarki Sozleri Yemek Tarifleri Biyografi Edebiyat Edebiyat Forumu chat sağlık
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.5 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!