|
kimyaöğretmeni
|
 |
« : AÄŸustos 25, 2007, 11:45:03 ÖS » |
|
İSTER İNAN İSTER İNANMA..... Paranoyak olduğunuz izlenmediğiniz anl****** gelmez....
(anonim) Önemli not: Bu öykü tamamıyla bir kurgudur. Öyküde adı
geçen gerçek kişi, yer ve olayla tamamen rastlantısaldır.
Yaklaşık olarak seksen bin İstanbul'lunun hayatını
kurtarmam ilginç tesadüflerin sonucu oldu. Belki de bütün bu tesadüfler,
bir tesadüf değildi, belki de kaderdi. Ne derseniz deyin işte.
Komplo teorilerini çok sevmem ve deprem konusundaki paranoyak ilgim de tabi
buna katkı sağladı. Ne olursa olsun yaptığım işten ve odamda duran
devlet üstün hizmet madalyasından gurur duyuyorum.
Bütün olan biteni en baştan anlatmak sanırım en doğrusu.
17 Ağustosta meydana gelen korkunç depremden sonra ister
paranoya deyin ister merak, eskiden hakkında hiçbir şey bilmediğim
depremler ve depremle alakalı her şeyle ilgilenmeye başlamıştım.
Teorik bilgiler, üniversite hocalarının çıktığı televizyon programları ve
hatta bu konuda yazılmış pek çok kitabı yuttum. Bütün bu ufak
çaplı bilgi birikimime ek olarak, Türkiye'de olan depremleri
Kandilli rasathanesinin web sitesinden her gün takip ediyordum.
Her sabah işe gelince, İnternete bağlanıp bir gün önce
olmuş depremleri inceleme gibi manyakça bir alışkanlık
edinmiştim. İlk zamanlar bu sayfaya öylesine şöyle bir bakıyordum, yani
deprem olmuş mu? diye. Daha sonraları ise sistematik olarak
depremleri incelemeye başlamıştım. Depremleri önceden tahmin etmek ya da
bilimsel bir makale yazmak gibi büyük amaçlarım yoktu. Öylesine
bakıyordum işte.
Depremler nerede yoğunlaşıyor? Zamanla ya da başka bir
şeyle bağlantısı var mı? diye inceliyordum. Bu benim için bir
tür hobi olmuştu. Sanırım yaptığım bütün bu beyhude amatör
bilimsel çalışmalar, 17 Ağustos büyük depreminden sonra ben de
oluşan korkuyu bir nebze azaltmak içindi. Korkum kesinlikle ölüm
değildi. Beni asıl korkutan, bir enkazın altında çaresiz bir fare gibi
kalıp ölmekti ve bu korku hiç de yersiz değildi. Büyük depremle ilgili
çok kötü anılarım var. Ne kadar ısrar ederseniz edin bu konuya
hiç girmeyeceğim.
Neyse, biz yine olaylara dönelim. Her gün olan deprem
kayıtlarını o kadar dikkatli takip ediyordum ki günlük kayıtlarla, bir
hafta öncesine kadar uzanan kayıtlar arasındaki herhangi bir
anlamlı ufak bir bağlantıyı bile hemen fark edebiliyordum. Bu konuda
neredeyse keskin sezgilerim oluÅŸmuÅŸtu. Zaten her ÅŸeyi de bu sezgim
sayesinde keÅŸfettim.
Keşfettiğim şey ise aslında bir tesadüf gibi duruyordu.
Bir hafta boyunca, peşi sıra, günün farklı zamanlarında ama hep
aynı yerde (Bolunun bir ilçesi), aynı şiddette (3.5) ve aynı
derinlikte (3 km) üç deprem dikkatimi çek ti hemen. 3.5 şiddetindeki bir
deprem insanlar tarafından hissedilmez. Sadece aygıtlar fark
eder. Benim fark ettiÄŸimi Kandilli'deki uzmanlar da fark etmiÅŸtir
muhakkak ama sanırım şiddeti çok düşük olunca dikkate almadılar.
Birbirinin tıpatıp aynı deprem silsilesinden sonra iki
hafta boyunca Bolu'da hemen hiçbir deprem görülmedi. Ben tam
paranoyalarımdan kurtulmak üzereyken tuhaf bir şekilde tekrar benzer
depremler olmaya başladı. Bu sefer dört tane deprem olmuştu. Bu sefer
Bolu'nun başka bir ilçesindeydi. Depremler yine aynı şekilde, yer,
şiddet ve derinlik olarak birbirinin tıpatıp aynıydı. Bu kadar
tesadüfi olması bana şaşırtıcı gelmişti. Tekrar deprem paranoyalarım
başlamıştı.
Aklıma ilk gelen olasılık, aslında tek bir deprem
olduğunu ama web sitesine aynı depremin yanlışlıkla birden fazla
girildiği olmuştu. Akla yakın ve doğru gibi gözüküyordu ama yine de bu
teori benim kaygılarımı gidermedi.
Uykusuz bir geçen paranoyak bir gecenin sabahında işe
gidince ilk iÅŸim Kandilli rasathanesini telefonla aramak oldu. Benim
gibi paranoyak sayılabilecek insanların aşırı vesveseli
şikayetlerine alışmış olan sabırlı ve anlayışlı görevli, korkulacak
bir şey olmadığını, depremlerin kayıtlara yanlışlıkla birden
fazla girilmiş olduğunu söyleyip kibarca beni başından savdı. Daha
sonra beni bir telesekretere bağlayıp depremle ve depreme hazırlıkla
ilgili uzun ve sıkıcı bir bant kaydına yönlendirdi. Hepsi de ezbere
bildiğim şeyler olduğu için hemen kapadım telefonu.
Görevli de kendince haklıydı çünkü benim gibi günde
yüzlerce arayan kişi ile başka türlü başa çıkamazdı. Yine de kaygım
geçmemişti. İçimden bir ses bu deprem silsilesinde bir tuhaflık
olduğunu söylüyordu. Sezgilerime güvenirdim ama bunu nasıl
araştıracaktım.
İlk iş olarak zamanları dışında birbirinin tıpatıp aynı
olan iki deprem dizisinin enlem ve boylamlarını dikkatlice not
ettim. Sezgi, paranoya vs. işte ne derseniz deyin içimden bir ses
garip bir şekilde depremlerin olduğu yere gitmemi söylüyordu. Bu fikri
karıma çekinerek açtığımda gülerek benim tatlı bir paranoyak olduğumu ama
bu izlenmediğim anl****** gelmediğini söyleyip (yine aynı
bayat espri) bir güzel dalga geçti fakat benimle birlikte Bolu'nun
ilçesine gitmeyi itirazsız kabul etti. "Ne güzel işte, piknik
yaparız, sen de ne göreceksen görürsün benim tatlı paranoyağım" dedi.
Planımız, benzer depremlerin olduğu iki yeri görmek ve
daha sonra dönüşte Abant'a uğrayıp ufak bir piknik yapmaktı. Pazar
günü sabahtan arabaya atlayıp önce Bolu'ya ardından da önce o
ilçeye ve sonra enlem ve boylama göre haritadan bulduğum o köye
gittik. Konu doğrudan Milli Güvenlik ile ilgili olduğu için ilçenin
ve köyün adını size maalesef açıklayamam. Yerleri tam olarak belirlemek
için oraya giderken, yanımda Almanya'dan aldığım ufak GPS cihazını
da yanıma almıştım.
Depremlerin olduğu ilk köy sıradan bir Anadolu köyüydü.
Tahmin ettiğim gibi köylüler olan depremleri hatırlamıyorlardı.
3.5 şiddetindeki bir deprem 500 metre uzaktan geçen bir Tır
kadar etki yapar. Yine de muhtar misafirperverlik gösterip bize
rehberlik etmesi
için bir delikanlıyı yanımıza vermişti. Depremin olduğu
tam enlem ve boylam köyden beş kilometre uzaklıktaydı. Gittiğimiz
yerde gördüğümüz sadece ama sadece boş tarlalardı. Tam hayal kırıklığı
içinde geri dönüyorken yaklaşık üç yüz metre uzakta belli belirsiz
görünen uzun çelik kuleyi gördüm. Bu mesafeden ne olduğu pek
seçilmiyordu. Bize eşlik eden delikanlıya gördüğümüzün ne olduğunu sordum.
Delikanlı sanki bizimle birlikte ilk defa görüyormuş gibi baktı ve
yüzünü kırıştırıp biraz düşündü. Sonra birden hatırladı, bir
şirket yer altı kaynak suyu arıyormuş. Uzaktan gördüğümüz uzun çelik
kule de petrolcülerin kullandığı türden bir delme makinesiydi.
Alık genci köye bırakıp, muhtarın paşa çayını içip, Ankara'ya
bekleriz dedikten sonra diğer noktaya gittik. Karım biraz mırın kırın
ettiyse de söz erdiğini hatırlatıp diğer köye gittik.
Yaklaşık kırk beş dakikalık bir yolculuktan sonra başka
bir köydeydik. Bu sefer bize bir rehber verecek anlayışlı
bir muhtar bulamadık çünkü köy neredeyse boşalmış gibiydi. Issız
bir vahşi batı kasabası gibiydi. Mecburen elimdeki GPS cihazına güvenip
arabayla toprak bir yola saptık. Elimdeki GPS cihazı çok hassas değildi ama
yine de artı yada eksi 50 metrelik bir hassasiyet işimi fazlası ile görürdü.
Sonuçta belirlediğim enlem ve boylama gelince GPS cihazı dıt dıt
etti. Yeni biçilmiş buğday tarlasının yanındaydık. Çocuğunun
yaptığı numaralara aşırı bir hoşgörü ile bakan bir anne gibi gözlerini
üstüme dikmiş
olan karım bu olaydan sıkılmaya başlamıştı. Arabadan
inip tarlanın ortasında etrafa şöyle bir bakarken birden onu gördüm.
Aman allahım!
Bir saat önce gördüğümüz çelik kulenin neredeyse tıpatıp
aynısı yaklaşık bir kilometre uzakta duruyordu.
Bu bir tesadüf müydü? İçimden bir ses "Bu da mı bir
tesadüf" diye soruyu farklı şekilde tekrarladı. En iyisi şu tuhaf
çelik kuleye ve
yanındaki barakaya bir bakmalıydım. Karımın "delirdin mi
sen?"
türündeki itirazlarına rağmen kulenin yanına gittik ama
pek hoş karşılanmadık.
Daha kuleye varmamıza 50 metre kala yolda bir bariyer
bizi durdurdu. Elinde bir avcı tüfeği tutan hapishane kaçkını bir adam
hiç de sevimli olmayan bir şekilde bizimle konuşup eliyle
gösterdiği "oranın" yasak olduğunu söyledi. Mecburen
geri dönmek zorunda kaldık. Normal şartlarda kuru gürültüye pabuç
bırakmazdım ama karım epey bir tedirgin olmuştu. Yine de uzaktan
zorlukla görebildiğim tabelayı okuyabilmiştim: Akdorme İnşaat ve
Taahhüt limited şirketi.
Peki Akdorme şirketinin bu kabalığı niyeydi? Yer altı su kaynağı
arayan bir şirket için güvenlik biraz abartılmamış mıydı?
Şirketin adını not defterime kaydederken bu düşünceler beynime
üşüşmüştü. Arabayla biraz gittikten sonra çelik kulenin olduğu
yerden epey şiddetli bir patlama sesi geldi. "Sanırım sondaj için
dinamit kullanıyorlar" diye içimden geçirdim. Patlamanın asıl
sebebini merak etmiştim ama karımı daha fazla tedirgin etmemek için
direksiyonu Abant'a kırdım.
Ertesi gün işyerinde bilgisayarımı açıp internete
girdiğimde yine rutin olarak bir gün önce olmuş depremlere baktım.
Bolu'da yine 3.5
şiddetinde bir deprem olmuştu. Depremin zamanına bakınca
hayret ettim. Çelik kulenin yanından ayrılırken meydana gelen
patlamanın zamanı ile çok yakındı. Hemen depremin yerine baktım.
Hayal kırıklığı. Deprem sondaj yapılan yerin 30 km
ötesinde bulunuyordu. Zaten tonlarca dinamit yığsan bile 3.5
şiddetinde bir deprem oluşturmazdı. Fakat yine de olaylar arasında
tesadüflerle açıklanamayacak bir sürü bağlantı vardı. En iyisi şu
Akdorme inşaat şirketini bir araştırmak iyi olacaktı.
Odalar Birliği, Sanayi Bakanlığı ve MTA'da çalışan
okurlarımın yardımlarıyla Akdorme Şirketi hakkında epey bir bilgi
sahibi oldum. Orta çaplı, elli kişinin çalıştığı, inşaat, taahhüt,
ithalat, ihracat vs. gibi uzun bir listesi olan sıradan bir şirketti.
Genel Merkezi İstanbul'daydı. İki ilginç bilgi ilgimi çekti;
Şirket üç ay önce kurulmuştu. Kurulur kurulmaz, on beş
farklı yerde kaynak suyu aramak için MTA'dan izin almıştı. İzin için
başvurduğu yerler Bolu ve civarıydı. MTA'da çalışan ve Maden
Mühendisi olan okurum şirketin buralarda maden suyu aramasını tuhaf
bulmuştu. Çünkü dediğine göre maden suyu pek aranmazdı, ayrıca köylerine
fabrika yapılması için sürekli çağrıda bulunan bir çok yerde
zaten hazır maden suyu kaynağı vardı. Yani arayış ona gereksiz bir
çaba olarak gelmişti. Çelik kuleden ve patlamalardan bahsedince, bu
tür bir aramanın pek usule uygun olmadığını ekledi.
Okurumdan Akdorme şirketinin nerelerde arama yapmak için
izin aldığını ve lokasyonlarını bana iletip iletemeyeceğini
sordum. Bunun kurallara aykırı olduğunu ama sevgili yazarı için bir
güzellik yapacağını söyledi. İnsanın okurları olması çok güzel
bir duygu. İçimdeki şüpheler ve karımın "teknolojik komple
teorileri" diyerek dalga geçtiği düşüncelerle geçen iki günün sonunda
okurumdan bir e-mail geldi. Şirketin maden suyu aramak için izin aldığı
yerlerin enlem ve boylam olarak tam yerleri e-mail ile birlikte
gönderilmişti. Tam t****** on beş yer.
Akşam eve dönünce ilk işim büyük bir Marmara haritasının
üzerinde
on
beş araştırma yerini kırmızı başı olan toplu iğnelerle
iÅŸaretlemek
oldu. Enlemi boylamı buluyordum ve oraya bir iğneyi
yerleÅŸtiriyordum. On beÅŸinci iÄŸneyi de yerleÅŸtirdiÄŸimde
ortaya
tuhaf
bir şey çıkmıştı: iğnelerden oluşma iki çizgi.
Aslında tam çizgi sayılmazdılar, biraz bombeleri vardı.
Sonra
düşündüm. Tabi ya! Dünya yuvarlaktı. Yuvarlak olduğu
için küre
üzerindeki düz bir yay, iki boyutlu haritada bombeli
duruyordu.
Sekiz tane iğne bir çizgi, kalan yedi tane iğne ise bir
baÅŸka
çizgi
oluşturuyordu. İki çizgi bir üçgenin kenarları gibi
duruyordu ve
uzatılırsa bir yerde birleşecekler gibi aralarında açı
vardı.
Çayımdan bir yudum alıp duvardaki haritaya biraz geriden
baktım.
On
beş tane sondaj yerinin böyle iki çizgi oluşturması da
mı
tesadüftü?
Karımı çağırdım, bakmasını istedim. O da şaşırdım. Bu
sefer
hemen
tatlı paranoyağım demedi. O da benim gibi bu düzenli iki
çizgiden
huzursuzlanmıştı.
İkimizin de aklından geçen şey aynıydı sanırım. Çizgiler
nasıl
böyle
dümdüz olabiliyordu ve ikisi nerede birleşiyordu?
Açıkçası o
anda
iki
çizgiyi bir cetvelle uzatıp birleştirmekten korktum.
"Karım hadi dışarıda yemek yiyelim "dedi nedensiz.
Çizgileri
birleştirmekten nedense ben de çekinmiştim. Teklifi
hemen kabul
ettim. Dışarı çıkıp yakınlardaki bir kebapçıda güzel bir
köfte
yedik.
İkimizde eve dönmekten çekinir gibiydik. Epey bir
oyalandıktan
sonra
gece yarısı tekrar eve döndük.
Biraz oyalandıktan sonra tekrar haritanın başına geçtim.
Elime
bir
cetvel alıp iki çizgiyi de cetvelle uzattım. Marmara
denizinin
üstünde bir yerde birleştiler. Birleştikleri yere
bakınca
dehÅŸete
kapıldım.
|