|
Tuv@
Saglik sorunlarinizi yazin doktorlarimiz cevap versin
|
 |
« : Haziran 11, 2009, 02:33:46 ÖS » |
|
BAHİS Karanlık bir güz gecesiydi.Yaşlı banker, evinin çalışma odasında bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, 15 yıl önce evinde konuklarına verdiği akşam şölenini düşünüyordu. O yemekte pek çok kültürlü adam çağrılıydı, ilginç konuşmalar yapılmıştı.Bu arada ölüm cezasını da tartışmışlardı. Aralarında bilim adamları, gazeteciler bulunan konuklardan bir çoğu ölüm cezasına karşı çıkmıştı. Hepsi de ölüm cezasını eskimiş, hıristiyan devletleri için gereksiz, hatta ahlak dışı buluyorlardı.Kimi konuklara göre de ölüm cezasının yaşam boyu hapis cezasıyla değiştirilmesi daha uygun bir çözümdü. Ev sahibi banker; -Beyler sizlere katılmıyorum, demişti.Başımdan ne bir ölüm cezası geçti, ne de ömür boyu hapislik, ama şimdiden söyleyebilirim ki, bence ölüm cezası süresiz hapisliğe göre ahlaka daha uygun, daha insanidir.Çünkü idamla insanlar birdenbire öldürülür, yaşam boyu hapislikte ise yavaş yavaş ölmek söz konusu.Sizce hangi cellat daha insanca davranmış olur:Sizi birkaç dakikada öldüren mi, yoksa canınızı uzun zaman acı çektirerek alan mı? -Her ikisi de aynı derecede ahlaka aykırıdır, dedi konuklardan biri.Neden derseniz, ikisinde de yaşama hakkı insanın elinden alınıyor.Devlet Tanrı değildir.Geriye veremediği bir şeyi zorla alamaz. Konuklar arasında 25 yaşlarında bir hukukçu da vardı. Ona düşüncesini sorduklarında şöyle dedi: -Gerek idam cezası, gerekse ömür boyu hapislik ikisi de aynı derecede ahlaka aykırıdır. Gene de bana ikisinin arasında bir seçim yapmam istenseydi ben ikincisini seçerdim. Çünkü bir biçimde yaşamak hiç yaşamamaktan daha iyidir. Bunun üzerine hararetli bir tartışma başladı. O zamanlar daha genç ve ateşli bir adam olan banker birden sinirlendi, yumruğunu masaya vurarak genç hukukçuya bağırdı: Yalan!İki milyon rublesine bahse girerim ki,zindana beş yıl bile dayanamazsınız! Bunun üzerine hukukçu da; -Sözünüzde ciddiyseniz ben değil beş, tam on beş yıl hapis yatmaya razıyım, dedi. -On beş yıl mı? Kabul!Baylar, ortaya iki milyon koyuyorum! -Peki, siz iki milyon koyun ben de özgürlüğü mü! Böylece akıl almaz, anlamsız bir bahse tutuştular.O zamanlar şımarık, uçarı bir adam olan banker milyonlarının hesabını bilmiyordu, o bakımdan girdiği bahis onu bayağı keyiflendirdi.Yemek boyunca hukukçuyla şakalaştı, ona; -Daha vakit varken aklınızı başınıza toplayın, delikanlı! Dedi.Benim için iki milyonun büyük bir önemi yok, oysa sizin üç-dört yılınız güme gidecek.Üç-dört yıl diyorum,çünkü bundan fazla kalamazsınız kodeste.Şunu unutmayın ki, kendi isteğiyle hapis yatmak zorunlu olarak kalmaktan daha ağırdır.Her an özgürlüğe kavuşabileceğiniz düşüncesi benliğinizi kemirir, kendi kendinizi yer bitirirsiniz.Acıyorum size! İşte banker bütün bu olayları anımsayarak çalışma odasında dolaşıyor,kendi kendine şöyle soruyordu: Bahis kimsenin işine yaradı mı?Hukukçunun 15 yılını boş yere heder etmesi, benim iki milyonu savurmam ne gibi bir sonuç doğurdu? İdam cezasının ömür boyu hapislikten daha mı kötü olduğu anlaşıldı mı?Hayır, hayır! Bu yaptığımız düpedüz saçmalık! Benim yönümden cüzdanı şişkin bir adamın kaprisiydi, hukukçunun yönündense açgözlülük, paraya düşkünlük! Banker anlatılan o akşamdan sonra olanları bugünkü gibi anımsıyordu.Varılan anlaşmaya göre hukukçu hapis cezasını bankerin konağının yan bölmelerinden birinde en sert bir biçimde çekecekti.Ceza koşullarından bir kaçı şunlardı:Hukukçu yan bölmenin eşiğinden dışarı adımını atmayacak, kimseyle görüşmeyecek, insan sesi işitmeyecek, gazete, mektup almayacak.Buna karşılık çalgı çalmasına kitap okumasına, yazı yazmasına, içki, sigara içmesine izin veriliyordu.Dış dünyayla ilişkisini, bu amaçla yapılmış özel pencereden, alıp verecekti.Anlaşmada bütün ayrıntılar en ince noktasına kadar belirlenmişti, hukukçu 15 Kasım 1870 saat 12’den başlamak üzere 14 Kasım 1885 saat 12’ye değin kesintisiz aynı odada geçirecekti.Bu sürenin dolmasına iki dakika kala hukukçunun bu koşulu bozma girişiminde bulunması bile bankeri iki milyonu ödeme yükümlülüğünden kurtarıyordu. Yazdığı kısa pusulalardan anlaşıldığına göre hapisliğinin ilk yılında hukukçu en çok yalnızlıktan, can sıkıntısından çekmişti.O bir yıl boyunca kaldığı bölmeden gece-gündüz piyano sesleri eksilmedi. Ne içki istedi, ne de sigara. Yazdıklarına bakılırsa içki insanın arzularını uyandırıyordu, heyacan ise mahpusun başlıca düşmanıydı.İşin başka yönü daha vardı:Dostla içilmedikten sonra en güzel şarabın zevki kalmazdı.Tütünse odanın havasını bozmaktan başka bir işe yaramazdı.Birinci yıl içerisinde hukukçuya çoğunlukla okuması kolay kitaplar; içerisinde çetrefil aşk oyunları bulunan, vurdulu-kırdılı, hayal ürünü konuları işleyen romanlar, güldürüler gönderildi. Hapisliğinin ikinci yılında hukukçu pusulalarıyla yalnız klasik romanlar istemeye başladı, odasından piyano sesleri kesildi. Beşinci yılda ise gene müzik sesleri duyuldu, bunun ardından içki içme isteği belirdi.Pencereden içeriyi gözleyenler mahpusun yıl boyunca yalnız yiyip içtiğini, yatağında yattığını, sık sık esneyip kendi kendisiyle öfkeli öfkeli konuştuğunu söylediler. Kitap okumayı da bırakmıştı.Kimi geceler sabahlara değin oturup yazdığı, sabah olunca da yazdıklarını paramparça ettiği görüldü.Birçok kez de ağladığını işittiler… Altıncı yılın ikinci yarısında dil öğrenmeye, felsefeye, tarihe merak sardı. Bu bilimlerle öylesine hevesle uğraşmaya başladı ki, banker kitap yetiştirmekte güçlük çekiyordu.Dört yıl içerisinde onun adına 600 cilt kadar kitap getirtildi.Hukukçunun bu merakı sırasında banker ondan şöyle bir mektup aldı:”Değerli zindancım! Size bu satırları altı dilde yazıyorum.Yalvarırım, mektubumu anlayan insanlara okutun ve sonucunu bana bildirin.Tek yanlış bile bulmazlarsa evinizin bahçesinde silah patlatılsın.Silah sesi emeklerimin boşa gitmediğini bildirecektir bana.Değişik çağlarda, değişik ülkelerde yaşayan dahiler çeşitli dillerde konuşmuşlardır, ama hepsinin gönlünde yatan alev aynıdır.Onları anlayabildiğim için nasıl göksel bir mutluluk duyduğumu, nasıl sevindiğimi anlatamam size!”Mahpusun isteğine uyularak bahçede iki el silah patlatıldı. Onuncu yılın tamamlanmasının ardından hukukçunun masada kıpırdamadan oturduğu, yalnız İncil okuduğu görüldü.Dört yılda 600 kadar karmaşık kitabın üstesinden gelen bir adamın bir yıl süresince anlaşılması kolay, ince bir kitabın başından ayrılmaması bankere tuhaf gözüktü.İncil’i dinbilgisi, dinler tarihi kitapları izledi… Hapisliğinin son iki yılında hukukçu herhangi bir ayrım yapmadan, ha bire okudu.Kimi zaman fen bilimleriyle ilgileniyor kimi zaman Bayron, Şekspır okuyordu.Bazen öyle pusulalar gönderiyordu ki, kimya ile tıp kitaplarının yanında aynı zamanda roman, felsefe kitabı, din bilim araştırmaları istediği oluyordu.Onun böyle karman çorman okuması batan bir geminin parçaları arasında yüzen bir adamın kimi zaman şu parçaya, kimi zaman öteki parçaya tutunmasına benzetilebilirdi. Bütün bunları anımsayan banker düşünmeye başladı: “Yarın saat 12’de hukukçu özgürlüğünü kazanacak.Aramızdaki anlaşmanın koşullarına göre ben de kendisine iki milyon ruble ödeyeceğim.Bu parayı ödersem yandım demektir, iflas bayrağını çekerim!” 15 yıl önce milyonlarının hesabını bilmeyen bir adamdı, oysa şimdi kendi parasının mı, yoksa borçlarının mı daha çok olduğunu kendi kendine sormaktan korkuyordu.Kumar benzeri borsa oyunları, tehlikeli karaborsa girişimleri, geçkin yaşına karşın kendini ateşli atılımlardan geri almaması onu yıkım noktasına getirmişti.O korkusuz, kendine güvenen, gururlu para babası pay senetlerinin her iniş –çıkışında korkudan titreyen orta boy bir bankere dönüşmüştü. Yılgınlık içinde elleriyle saçlarını kavrayarak; -Kahrolası! Nereden de bahse tutuştum?diye homurdandı.Şu herif ölse de kurtulsaydım! Ama adam kırk yaşında.Son kalan meteliğimi elimden alacak, evlenip yaşamın tadını çıkaracak, borsada benim yerime oynayacak.Ben de dilencilik yapıp onu kıskanarak yaşayacağım.Üstelik her gün bana, “Bu mutluluğu size borçluyum.İzin verin de size yardım edeyim!” diyecek.Hayır, bu kadarı da fazla!İflastan utançtan kurtulmanın tek yolu bu adamın gebermesi! Saat gecenin 3’üydü. Banker kulak kabarttı; evde herkes uyumuş, tek ses işitilmiyordu.Gürültü çıkarmamaya çalışarak kasadan 15 yıldır açılmayan kapının anahtarını aldı, paltosunu giydi, bahçeye yürüdü. Bahçe karanlık, soğuktu.Yağmur yağıyordu.Bıçak gibi kesen sert rüzgar ağaçları tartaklıyor, tozu dumana katıyordu.Banker dikkat kesildi, ancak ne yeri görebiliyordu, ne göğü, ne bahçedeki beyaz yontuları, ne ağaçları, ne de yan bölmeyi…Yan bölmenin bulunduğu yere yaklaşırken iki kez bekçiye seslendi.Ondan da yanıt gelmedi.Anlaşıldığı kadarıyla bekçi kötü havadan kaçıp bir yere sığınmıştı.Belki mutfakta, belki limonlukta uyuyordu. “Niyetimi gerçekleştirmeye gücüm yeterse kuşkular en başta bekçinin üzerinde kalır,” diye düşündü. Karanlıkta el yordamıyla merdiven basamaklarını buldu, kapıyı açıp yan bölmenin holüne girdi.Oradan elleriyle yoklaya yoklaya küçük koridoru geçti, bir kibrit çaktı.İçeride in cin top oynuyordu.Köşede yataksız bir karyola duruyor, demir döküm soba kapkara gözüküyordu.Mahpusun odasının kapısındaki mühre el bile sürülmemişti. Kibrit sönünce yaşlı banker heyacandan titreyerek küçük pencereden mahpusun odasına baktı.İçeride ölgün ölgün bir mum yanıyordu.Mahpusun kendisi masada oturmaktaydı. Adamın yalnız sırtı, saçları, bir de elleri gözüküyordu.Bir sürü kitap masanın üstüne, dibine, iki koltuğa, halının üstüne, şuraya buraya açılıp bırakılmıştı. Aradan beş dakika kadar zaman geçti, ama mahpus hiç kıpırdanmadı.On beş yıllık hapislik adamcağıza kıpırdamadan oturmasını öğretmişti.Banker parmağıyla pencerenin camına vurduğu halde hiç hareket belirtisi göstermedi.Bunun üzerine yaşlı adam kapının mührünü kopardı, anahtarı kilidin deliğine soktu. Anahtarı çevirince paslanmış kilit boğuk bir ses çıkardı, kapı gıcırdayarak açıldı.Birileri şaşkınlıkla bağırır, biri koşar gelir diye bir kaç dakika beklediyse de aynı sessizlik sürüp gidince odaya girmeye karar verdi. Masada oturan adam bilip gördüğümüz insanlardan çok farklıydı.İskeletinin üstüne deri çekilmiş, saçı sakalına karışmış, kadınlarınki gibi saçları kıvrım kıvrım bir yaratıktı bu.Yüzünün derisi sararıp toprak rengi almış, avurtları çökmüştü.Uzun sırtı daracıktı, saçakları başını dayadığı kolları öylesine zayıf ve inceydi ki, insan bakmaya korkardı.Uzun saçlarının arasında kırlaşmalar başlamıştı, adamcağızın bitkin yüzüne bakan hiç kimse onun kırk yaşında olduğunu söyleyemezdi.Oturduğu yerde öylece uyuyup kalmıştı. Önünde, masanın üstünde ise küçük küçük yazılarla yazılı bir tabak kağıt vardı. “Zavallı adam!” diye düşündü banker.”Uyurken düşünde milyonları görüyor olmalı. Şimdi şu yarı ölüyü alsam, yatağa yatırdıktan sonra yastıkla boğazına hafifçe bastırsam en uyanık bilir kişiler bile onun boğularak öldürüldüğünü anlayamaz.Ama önce şu yazıyı okuyalım.Bakalım, neler yazmış...” Banker masadan kağıdı aldı, okumaya başladı: “Yarın saat 12’de özgürlüğüme kavuşacağım,gene insanların arasına karışacağım.Ama şu odayı bırakıp güneşin yüzünü görmeden önce sizlere birkaç söz söylemek istiyorum.Tertemiz bir vicdanla ve beni gören Tanrı’nın önünde açıkça belirteyim ki, özgür yaşamaktan, sağlıktan, sizin şu kitaplarınızda mutluluk diye adlandırdığınız her şeyden nefret ediyorum. Tam onbeş yıldır yeryüzü yaşamını dikkatle incelemekteyim. Yeryüzünü, insanları görüp tanıdığımı söyleyemem, ancak sizin yazdığınız kitaplarda kokulu şarapların en iyilerini içtim, şarkılar söyledim, ormanlarda geyik, yaban domuzu avladım, en güzel kadınları sevdim.Dahi ozanlarınızın yarattığı, bulut gibi uçucu, büyüleyici güzellikteki kadınlar geceleri ziyaretime geldiler, kulağıma nefis masallar fısıldadılar, zevkten başım fırıl fırıl döndü. Bu kitaplarda Elbrus’un, Mont Blanc’ın doruklarına tırmandım; oralardan bakarak güneşin sabahleyin doğuşunu, akşamları göğü, okyanusu, dağ tepelerini kızıl bir parıltıyla aydınlatışını seyrettim.Başımın üzerinde bulutları parçalayarak çakan şimşekleri, yeşil ormanları, tarlaları, ırmakları, gölleri, kentleri gördüm; sirenlerin türküsünü, çobanların kaval çalışını dinledim.Tanrı üzerine benimle söyleşmeye gelen güzel meleklerin kanatlarına dokundum.Sizin kitaplarınızda dipsiz uçurumlardan baş aşağı atladım, mucizeler yarattım, vurdum- kırdım, kentleri ateşe verdim, yeni dinler icat ettim, koca koca krallıklar fethettim... Kitaplarınız bana bilgelik aşıladı.İnsanların yorulmaz beyninin çağlar boyunca yarattığı şeylerin hepsini beynimin içinde küçük bir yumağa sığdırdım.Hepinizden daha akıllı olduğumu biliyorum. Bütün kitaplarınızdan,bütün dünya nimetlerinden,bilgeliğinizden nefret ediyorum.Yeryüzünde her şey boştur, geçicidir, serap gibi aldatıcıdır.İstediğiniz kadar gururlu, bilge, güzel olun, gene de ölüm sizleri yeraltı sıçanlarıyla birlikte yeryüzünden silecek.Gelecek kuşaklarınız, tarihiniz, dahilerinizin ölümsüzlüğü ya donup kalacak ya da yer yuvarlağıyla birlikte yanıp kül olacak. Hepiniz çıldırmışsınız, gitmeniz gereken yoldan gitmiyorsunuz. Yalanı gerçek, çirkinliği güzellik sanıyorsunuz. Bir takım durumlar sonunda elma, portakal ağaçlarında meyve yerine kurbağalar, kertenkeleler yetişseydi ya da güller terlemiş at kokusu vermeye başlasaydı hepiniz şaşkınlıktan donar kalırdınız, öyle değil mi! İşte ben de yeri göğe değişen sizlerin işine şaşıyorum. Artık anlamak istemiyorum sizleri. Değer verdiğiniz şeylerden ne denli tiksindiğimi göstermek için bir zamanlar cennet nimetiymiş gibi hayal ettiğim, ama şimdi iğrendiğim şu iki milyondan vazgeçiyorum. İki milyon üzerindeki hakkımdan yoksun kalmak için belirlenen sürenin bitimine beş saat kala buradan çıkacağım, böylece anlaşmayı bozmuş olacağım...” Bunları okuyan banker kağıdı masanın üstüne bıraktı, garip adamı başından öptü, gözlerinden yaşlar akarak yan bölmeden çıktı. Daha önce hiç bir zaman, borsada kaybettiği dakikalarda bile kendisine karşı böyle büyük bir nefret duymamıştı. Evine gelince yatağa yattı, heyacanı, göz yaşları uzun süre uyumasına izin vermedi... Ertesi gün yüzleri sapsarı bekçiler koşa koşa ona geldiler; yan bölmede kalan adamın küçük pencereden dışarı çıktığını, bahçeden geçip dış kapıya yöneldiğini, sonra gözden kaybolduğunu söylediler. Uşaklarla birlikte yan bölmeye giren banker mahpusun kaçışını tanıkların yanında belgeledi. Dedikodulara neden olmasın diye de masanın üzerindeki kağıdı aldı, evine dönünce kasasına kilitledi.
ANTON ÇEHOV
|