|
vivalaliberted
|
 |
« : Mayıs 28, 2008, 05:10:13 ÖS » |
|
Milletin mümessilliğine soyunanlar, gayelerine mülaki olunca tebaalarını tahattur etmezler. Tebaada ancak kahvehanelerde zaman öldürme, ömür tüketme aracı olarak istimal eder politikayı böylelikle bu dilemma sürer gider. Bilinçsiz bir süreç böylece yozlaşmayı tevlit eder. Gelen ağam giden paşam safsatası.
Saçma ve anlamsız bir hayatın kuklasıyız. Her şey yitip gidiyor. Ve yitip giden şeylerin el ele vererek anlam ilave etmeye çalıştığı birer nesneyiz. Hiçbir şey net değil ve bu bunalım doğuruyor. Bizse bu girdap içinde tutunmaya çalışan tutunamayanları oynuyoruz. Söyleyene değil söylenilene bakınız. Bir sözü farklı fikirden ya da kendinizden küçük biri söylüyor diyerek görmezlikten gelemezsiniz. Eğer bu durumda duyarsız kalırsanız kaybeden siz olursunuz karşıdaki değil... Ayrıca kitapların toplayıcısı değil okuyucusu olun... Ne biçim bir hayat bu? Hep aynı hareketler... Yeknesak bir yaşam... Mükerrer kelimeler... Anlamsız ve boş cümleler... Biteviye değişime uğrayan teknoloji haricinde bir tekamül yok... İlginç, meçhul ve garip bir hayatın mahkumlarıyız... Zamanın ve zeminin tutsağıyız... Ne yapacağız şimdi?.. Çok feci bir kıskacın içindeyiz...
Şu ebedi adalet ve hürriyetin sözcülüğüne soyunmuş Komünizm, bin bir gece masalları gibi bin bir gece ideolojisi sanki. Elastiki bir kavram. Ona dair söz söylemek adına açılan her ağızdan farklı bir tanım fışkırıyor. Ne acayip değil mi? Bu durumda her tanımın bir adaleti ve hürriyeti olmuyor mu? Hangisine inanacağız? Tek ve gerçek adaletli ve hakiki hürriyetli bir şey yok mu? Var: İslâm. Düşle gerçek arasında keskin ayrım vardır. Birinde sonsuzluğa hükmederken, diğerinde sınırların mahkumu olursun. Birinin bağlayıcılığı vardır, diğerinde bütün bir alem senindir. Hayat, insanı yalnızlığa, derin düşüncelere ve belirsizliğe sürüklüyor. Bütün zevkleri zehir ediyor. Kesinlikle muhakkak bir saadet sunmuyor.
Yönetenlere zalimane hükmetme ve kibirli davranma hakkını veren, onları layık olmadıkları iltifatlara ve sitayişlere boğan yönetilen topluluklardır. Yüksek dozda duygusal boyutu olan ve metafizik bir muhtevaya haiz olan her şey insanın iç dünyasında makes bulur ve derin etki bırakır. Güneş sararmıştı... Batı ufukları kızıl topu ağır ağır yutuyordu... Yorgun gövdeler demir alıyordu gürültülü sokak limanlarından... Azgın dalgalar yerini sükunete ve dinginliğin dayanılmaz hafifliğine bırakıyordu... Göz gözü görmüyordu... Hava pamuk gibi hafif, ipek gibi kayganımsıydı... Sessizliğin kalbinden yalnızlığın koynuna çağrılıyordum...
Hayatın her alanında amansız ve sessiz bir mücadele var. Herkesin hedefi zirveler ve en iyi olmak. Anlam; anlamsızlığın, hızın ve güçlü olmanın kurbanı olmuş. Bu sessizlik, görünmeyen sürat çıldırtıyor. Düşünceler ve duygular, dile bir anda geliverse de, kağıda ulaşıncaya kadar kayba uğraması kaçınılmaz oluyor. Böylelikle manalı ve derin mülahazalar bilinmezliğin tutsağı oluyor çaresiz. İnsanlar; kimi asık suratlı, kimi sevecen, neşeli kimileri, birazı gergin, kimisi de bezgin. Şu insanlar düşünmekten ne kadar sıkılıyorlar. Bu hallerinden belli.
Zaman akıp gidiyor... Olabildiğince süratli... Ve tükenip yok oluyor her şey ağır ağır... Biz bakmakla yetiniyoruz... Hiçbir duruma müdahil olmadan yaşayıp gidiyoruz... Ve tekrar aynılığa mukadime yapıyoruz... Aynı yeknesaklığa yani... Gece yatağına çekilen insanlar, şafağın sökmesiyle dökülüveriyor kalabalık sokak denizine...
Hakikat yolunda yürümek insanlara monoton bir hayat sürmek olarak görülmüş ve insanların muhtelif fikri teoriler üretmelerinin muharriki olmuş bu durum. Bu farklılık onları içinde bulundukları bunalımdan uzaklaştırdıysa bile hakikate yabancılaşmalarını intaç etmiştir ve asıl bu durum vahimdir. Bu yüzden hakikatle inatlaşmak netameli bir durumdur. Bugün kendini, neye malik olduğunu, ne yapacağını ve niçin yapacağını bilmeyen, bu yüzdende bilinmedik sularda yüzmeye mahkum olan bir bunalım çağı nesliyle karşı karşıyayız.
|