|
kimyaöğretmeni
|
 |
« : Eylül 04, 2007, 09:00:18 ÖÖ » |
|
BİR GÜNAHKARIN CENAZESİ
Malik ibn Dinar Hazretleri [ö.131/748] anlatıyor:
Basra'da küçük bir grubun bir cenazeyi taşıdığını gördüm. Cenazeyi uğurlayan başka kimse de yoktu. Neden cenazeye katılım olmadığını sordum. Dediler ki:
- Bu adam büyük günahkâr, asi ve ömrünü boşa harcamış biriydi.
Ben de cenazenin namazını kıldım ve kabrine indirdim. Sonra bir gölgeliğe çekildim. Uyuyakalmışım. Rüyamda iki meleğin gökten indiğini gördüm. Az önceki cenazenin kabrini açtılar. Biri onun yanına indi ve arkadaşına şöyle dedi:
- Onu cehennem halkından yaz. Bunda isyansız ve günahsız bir organ yok!
Dışarıdaki arkadaşı ona dedi ki:
- Ey kardeşim, onun hakkında acele karar verme! Gözlerini bir yokla.
- Gözlerini yokladım. İki gözünü de haram bakışlarla dopdolu gördüm.
Arkadaşı onun kulağını, dilini, ellerini ve ayaklarını yoklamasını söyledi. Şu cevabı aldı:
- Kulağını yokladım. Kötü ve çirkin şeyleri dinlemesiyle dolu gördüm. Dilini yokladım. Yasaklara dalması ve haramları dile getirmesiyle dolu olduğunu anladım. Ellerini kontrol ettim. İki elinin de haram olan lezzet ve nefsanî isteklerle dolu olduğunu farkettim. Ayaklarını da yokladım. Ayaklarını çirkinliklerde ve kötü işlerde yürümesiyle dopdolu buldum!
DiÄŸeri dedi ki:
- Ey kardeşim, sen yine acele etme. Bir de ben onun yanına ineyim.
İkinci melek cenazenin yanına indi. Biraz bekleyip arkadaşına dedi ki:
- Ey kardeşim, ben bunun kalbini yokladım ve imanla dolu olduğunu öğrendim. Onu rahmete kavuşmuş bahtiyar kimse olarak yaz! Artık Allah'ın lütfu, onun günah ve hatalarını bütünüyle kuşatmaktadır.
Yafiî Hazretleri diyor ki: Ancak bu saadet, o kişi için Allah'ın yardımıyla hasıl olmuş demektir. Fakat bu saadet her günahkâr için ortaya çıkmaz. Böylesine de güvenip aldanma! Bütün günahkârlar, güçlerinin yettiği hususlarda tehlikeyle karşı karşıyadırlar. İtaatkâr kullar da kendileri için nasıl bir sonuç olacağını bilemezler. Yüce Allah'tan dünya ve ahirette güzel son ve bağışlanma, af ve afiyet dileriz.
Kötü oldum ben..
|
|
|
|
|
Logged
|
Ayakta ölmek diz üstü yaşamaktan daha çok onur vericidir...! 
|
|
|
|
kimyaöğretmeni
|
 |
« Yanıtla #1 : Eylül 04, 2007, 09:01:18 ÖÖ » |
|
HZ.MUSA'NIN CENNETTEKİ ARKADAŞI
Hz. Musa Aleyhisselâm, bir gün münacatlari esnasinda «Ya Rabbî! Cennette benim arkadasim kimdir, bana göster.» diye iltica eder. Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri:
- Ya Musa! Filan sehirde, filan çarsida ve su semail ve isimde bir kasap vardir. O kimsedir, diye ilham eyler.
Hz. Musa Aleyhisselâm hemen hareket eder ve o kasabi bulur. Dükkâninin karsi tarafinda, bir miktar seyrederek ahvaline vâkif olmak üzere oturur. Görür ki gayet gaddar ve zalim bir kimsedir. Sattigini hep eksik tartmaktadir. Hz. Musa'nin hatirina, bu kimse bana nasil arkadas olabilir, her halde o baska bir kimse olmasi lâzimdir, diye gelir. Tam o esnada Hz. Cebrail gelerek, o kimsenin oldugunu haber verir.
Hz. Musa Aleyhisselâm aksama kadar dükkânin önünde oturur ve aksam olunca, kasap bir miktar et alarak elindeki zembiline koyar ve evine gitmek üzere iken, Hz. Musa: «Ya kasap, beni misafir kabul eder misin? diye sorar. Kasap da «Buyurun, sizin gibi muhabbetli misafiri asla görmedim. Bu gece hizmetinizle serefleneyim.» der ve beraberce giderler. Hemen Hz. Musa Aleyhisselâmm önüne yemekler ko-yar ve «Ey mübarek zat isterseniz siz yeyin. Sayet beraber yiyelim derseniz, bir miktar beklemeniz lâzim gelecek. Zira benim çok mühim bir isim vardir, müsâdenizle onu yerine getireyim.» der. Ve getirmis oldugu eti iyice pisirip, evin kösesinde asili bir zembiM asagiya indirir. Içinden son derece küçük ve zayif bir kadin çikarir. O'nun agzina yavas yavas eti verir. Karnini doyurduktan sonra altini da temizler ve tekrar yerine asarak Hz. Musa Aleyhisselâmin yanina gelir. Özür dileyerek birlikte yemek yemeye baslarlar.
Kadina yemek yedirirken kadinin dudaklari bir kaç defa hareket etmis ve konusur gibi olmus. Bu hali Hz. Musa Aleyhisselâm farketmis oldugu için o kimseye:
- Ey kisi, bu senin annen midir?
-Evet, annemdir. Çok ihtiyar ve mecalsizdir. Her gün böylece dükkândan geldigim zaman hizmet ederim.
- Yemek yedirirken dudaklari kipirdadi. Sözü anlasilir mi?
- Evet anlasilir. Her ne zaman, karnini doyurup hizmetini yaptigimda «Ya Rabbî, bu oglumu cennette Musa'ya arkadas eyle.» diye dua eder.
- Ey kimse! Sana müjdeler olsun kî, annenin duasi dergah-i izzette kabul oldu. Musa benim, der ve ilham-i ilâhî ile oraya geldigini söyler.
O kimse de çok sevinir ve bütün günahlarina tevbe ve istigfar ederek ibadet ile mesgul olmaya baslar.
Böylece annesine yapmis oldugu hizmet sebebi ile, salihler zümresine dahil olur.
|
|
|
|
|
Logged
|
Ayakta ölmek diz üstü yaşamaktan daha çok onur vericidir...! 
|
|
|
|
kimyaöğretmeni
|
 |
« Yanıtla #2 : Eylül 04, 2007, 09:02:07 ÖÖ » |
|
DÜNYA DA SANA VERİLMİŞTİ...
Salihlerden bir kimse çok fakir olup dünyalık hiç bir şeye malik olmadığı için, ailesi «Bu hale nasıl sabredelim. Cenabı Hak'tan bir miktar dünyalık istesek olmaz mı?» diye, gece-gündüz efendisi ile münakaşa edermiş.
Nihayet o salih zat da dua eder ve duası kabul buyurulur. Bir de ailesi bakar ki evin köşesinde, altundan bir kerpiç bulur ve hemen efendisine getirir, ihtiyaçlarımızı karşıla diye verir.
Efendisi o gece rüyasında görür ki, cennette altundan bir köşk içinde bulunuyor. Lâkin köşkün bir kerpici eksik olduğu için güzelliğinde bir eksiklik vardır. O kerpicin ne olduğunu sorunca «Dünyada sana verilmişti.» derler.
Uyanınca hemen hunu ailesine anlatır. Kadın da dünyayı istediğine pişman olur. Efendisi tekrar «Ya Rabbi, bana dünya gerekmez. O kerpici geri yerine gönder.» diye dua eder. Bakarlar ki, evin köşesinden kerpiç kaybolmuştur.
Hadis-i ÅŸerifte buyurulmuÅŸtur ki:
"Bir kimsenin dünyada yediği lokmanın karşılığı, âhiretteki hissesinden eksilir."
|
|
|
|
|
Logged
|
Ayakta ölmek diz üstü yaşamaktan daha çok onur vericidir...! 
|
|
|
|
kimyaöğretmeni
|
 |
« Yanıtla #3 : Eylül 04, 2007, 09:02:50 ÖÖ » |
|
KIYMETİNİ BİLEMEDİM Ahmed Sârbân hazretlerinin çok huysuz ve geçimsiz bir hanımı vardı. Efendisini görmeye gelenlere içeriden; "Siz bu heriften ne meded umuyor ve ne hayır bekliyorsunuz. Sizin işiniz yok mu?" diyerek bağırırdı.
Birgün Şeyhin talebeleri hem bu durumu düşünüyor hem de birbirleriyle şöyle konuşuyorlardı. "Acaba nasıl oluyor da Şeyhimiz böyle bir hanımla yaşayabiliyor, bir arada geçinebiliyor?" Onların bu düşüncelerini anlıyan Şeyh hazretleri şu cevâbı verdi:
"Dostlarım!Mesele sizin zannettiğiniz gibi değildir. Benim böyle bir kadına tahammül etmem, nefsânî bir hevesten değildir. Bu bizim talebelerimize verdiğimiz bir derstir. Maksat, çirkin huylu insanlarla da iyi geçinmektir. Sizin elinizdeyse nefsinizi içinizden atın bana öyle gelin. İşte bu kadar."
Ahmed Sârbân hazretleri ömrünün sonuna kadar o kadının yaptığı eziyetlere katlandı. 1545 (H.952) yılında vefât etti. Doğum yeri olan Hayrabolu'da adına yaptırılan türbenin hazîresine defnedildi.
Ahmed Sârbân hazretlerinin hanımı, beyinin kıymetini vefâtından sonra anladı. Şeyh hazretlerinin mezar taşına bir yastık gibi başını koyarak gece-gündüz; "Ah ah! Yazık çok yazık ki, ben senin kadrini, kıymetini bilemedim." diyerek ağlardı.
|
|
|
|
|
Logged
|
Ayakta ölmek diz üstü yaşamaktan daha çok onur vericidir...! 
|
|
|
|
kimyaöğretmeni
|
 |
« Yanıtla #4 : Eylül 04, 2007, 09:03:20 ÖÖ » |
|
1'DEN ÖNCE SAYI VAR MIDıR? Allahü teâlâyı inkâr eden zeki bir dehri [ateist] vardı. Hıristiyan din adamları bu dehriye cevap veremeyince, sana ancak İslam âlimleri cevap verebilir diyerek onu Basra'ya gönderirler. Basra'ya gelip, dünyada bana cevap verebilecek bir âlim bulamadım der. Herkese meydan okur.
Hammad hazretleri (hele önce bizim çocuklarla tartış, gerekirse âlimlerle görüşürsün) der, onun karşısına genç yaştaki Numan bin Sabit'i [imam-ı a'zam Ebu Hanife hazretlerini] çıkarır. Dehri, çocuk denilecek yaştaki bir gençle tartışmayı gururuna yediremez. Kürsüye yumruk vurur, "Hani nerede, o meşhur âlimleriniz" der.
Genç Numan bin Sabit onu, onun silahı ile vurur. "Ne o der, demek benden korkmaya başladın?" Dehri bu söze tahammül edemeyerek ilk sorusunu sorar: - Var olan şeyin başlangıcı ve sonu olmaması mümkün mü? - Mümkündür.
- Nasıl olur? - Sayıları bilirsin birden önce hangi sayı vardır?
- Bir şey yoktur. - Mecazi bir olanın önünde bir şey olmayınca, hakiki bir olanın önünde ne olabilir?
- Peki hakiki olanın yönü ne tarafadır? - Mumun ışığı ne taraftadır?
- Bir tarafta denemez. - Mecazi ışık için böyle denirse ebedi nur olan için ne denebilir?
- Her var olanın bir yeri olması gerekmez mi? - Mahluklar için öyledir.
- İlah kâinatta ise, bir yerde görünmesi gerekmez mi? - Yaratan ile yaratılan mukayese edilmez ama sütte yağı görebiliyor musun?
- Görülmez. - Sütte yağ olduğu bir gerçek iken, göremiyoruz diye nasıl inkâr edilir? Ben de sana bir soru sorayım: Senin aklın var mı?
- Elbette var. - Var olan şey görünür dedin. Aklın varsa gösterebilir misin?
- Peki O, şu anda ne yapmaktadır? - Sen bütün soruları kürsüden sordun. Biraz da ben kürsüden cevap vereyim.
- Peki geç kürsüye.
İmam-ı a'zam olacak bu genç, kürsüye çıkıp, "Allahü teâlâ şu anda, senin gibi imansız bir dehriyi kürsüden indiriyor ve benim gibi bir muvahhidi kürsüye çıkarıyor" der ve ardından Rahman suresinin (Öyle iken Rabbinizin hangi nimetlerini inkâr edebilirsiniz?) mealindeki 28. âyetini okur. Kalabalık hep bir ağızdan istiğfara başlar. Bu arada dehri çoktan uzaklaşıp gitmiştir.
|
|
|
|
|
Logged
|
Ayakta ölmek diz üstü yaşamaktan daha çok onur vericidir...! 
|
|
|
|
kimyaöğretmeni
|
 |
« Yanıtla #5 : Eylül 04, 2007, 09:03:48 ÖÖ » |
|
Bir gencin tövbesi
Allahü teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip " (Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür) buyurdu. Hazret-i Musa, emir olunduğu mahalleye gitti. Oradakilere: -Bu gece, burada, Allahü teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye sorunca: -Ey Allahın peygamberi! Allahü teâlânın dostlarından hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü. Fıskının çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler. Musa aleyhisselâm: -Ben onu arıyorum, buyurdu. Gösterdiler. Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup, Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı.Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti: -Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o''Benim dostumdur.'' İnsanlar ise fâsık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir? Allahü teâlâ: (Ey Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah'ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın!) buyurdu.
|
|
|
|
|
Logged
|
Ayakta ölmek diz üstü yaşamaktan daha çok onur vericidir...! 
|
|
|
|
kimyaöğretmeni
|
 |
« Yanıtla #6 : Eylül 04, 2007, 09:04:16 ÖÖ » |
|
ARILAR
Bir arı binlerce çiçekten polenleri toplar, güneşe göre yönünü tayin eder (pusulasız), sonra mükemmel bir mühendis gibi geometrik şekillerle o balı sanatlı olarak peteğe dizer. Arıya hangi çiçeğin değerli olduğunu, güneşe göre yön tayininin nasıl yapıldığını, o sanatlı bal inşasını nasıl meydana getireceğini kim öğretti? Aklı olmayan arı bütün bunları nasıl yapıyor? Bilindiği gibi yarasalar kördür. Cisimleri, gönderdikleri ses dalgaları sayesinde fark edip onlara çarpmazlar. Radar cihazları da yarasalardan yola çıkarak icat edilmiştir. Radarın mükemmeliyeti karşısında hayrete düşen insanın, yarasaları görmemesine ne demeli?
Dünyadaki bütün yılan balıkları Bermuda adasının güneyinde yumurtlar ve tekrar geldikleri yere dönüp hayatlarına devam ederler. (Akdeniz, Hindistan, Malezya vs.) Yumurtadan çıkan balıklar da ailelerinin olduğu bölgelere yönelirler. Pusulasız, ilimsiz ve yeni doğmuş bu yavrulara gidecekleri yönü kim fısıldıyor?
Etle beslenen kuşlar öldürülürse yılanlar fazlalaşıyor. Yılanlar öldürülürse, kurbağalar fazlalaşıyor. Kurbağalar öldürülürse sinekler fazlalaşıyor. Bütün bunların hayatını birbirine bağlayıp bu muhteşem düzeni kim kuruyor? Sayı: 181 Bölüm: Kıssadan Hisse
|
|
|
|
|
Logged
|
Ayakta ölmek diz üstü yaşamaktan daha çok onur vericidir...! 
|
|
|
SeyyaD
Newbie
Offline
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 32
|
 |
« Yanıtla #7 : Mart 24, 2008, 12:50:07 ÖS » |
|
Bir zaman, dünyaca sehâvetle meşhur Hâtem-i Tâî, mühim bir ziyafet veriyor. Misafirlerine gayet fazla hediyeler verdiği vakit, çölde gezmeye çıkıyor. Bakar ki, bir ihtiyar fakir adam, bir yük dikenli çalı ve gevenleri beline yüklemiş, cesedine batıyor, kanatıyor. Hâtem ona dedi:
"Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyafet veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk çalı yüküne bedel beş yüz kuruş alırsın."
O muktesit ihtiyar demiş ki: "Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım; Hâtem-i Tâî'nin minnetini almam."
Sonra Hâtem-i Tâî'den sormuşlar: "Sen kendinden daha civanmert, aziz kimi bulmuşsun?"
Demiş: "İşte o sahrâda rast geldiğim o muktesit ihtiyarı benden daha aziz, daha yüksek, daha civanmert gördüm."
|
|
|
|
|
Logged
|
bütün firaklardan gelen feryatlar aşk_ı bekadan gelen aglamaların tercümanlarıdr...
|
|
|
|