|
kimyaöğretmeni
|
 |
« : Ekim 03, 2007, 06:56:37 ÖÖ » |
|
Vakit Aynası Yine akşamdır gelen.Gün telaşsızca sönmektedir; perde perde, sakince...Caddeden insanlar yuvalarına taşınıyor; korna seslerinden belli. Gönüllerini çekiveren evlerinde sevdikleri onları bekler. Karşılıklı sohbetin aniden kesilmesi, belki de bu idrak sayesindedir. İmdat kolu, gene zaman aynası...Bir yığın tedainin ürpertisini, ancak o silebilir. Somyede oturan müstakbel hakim - veya savcı, avukat- her bakımdan doğuludur; dört başı mamur...
Gözü pek, sinirlendiğinde titiz,sert. Ama nasıl bir anında olursa olsun, halden anlamayı iyi bilir.
Bu idrakte bulunmayı marifet bilence şu da kabuldür: Onun insanı kızdıran acayip bir yanı da var. Tesbit edip anladığını her zaman demek zorunda bilir kendini; “Hey kör kadı” dercesine hem de...Ve şaşacak bir şey yok; onun bir de hüzün tarafı mevcuttur, hem de şairlenme cinsinden... Bu esmerleşen duvarlarda ve tavanda, kimbilir şimdi hangi fikri kovalar?
Koltukların teki Devetabanı’nın yanındadır, ve “diğeri” orada... Güney pencereden,tek açıklık yerden giren nefesi kesik bir aydınlık, yüzünün bir yanını aydınlatıyor- diyelim. O Anadolu’nun batısındandır. Düşünen gözler bunu iyi bilir bilmesine , yine de arkadaşını mizaç olarak doğulu sayar. Ona demeye kalksanız bunu, belki de kızar. Kimi vakit kendini kapıp koyvermeleri, anlaşılması müşkül boşvermişlikleri , doğu sıcağının kızarttığı -sayılan- mizaçlara pek benzer. Bir yanı da es geçilemezdi tabii; asıl tabiatını işte o kurar. Onunla sohbet edip, hatta çok sert bir tartışmaya tutuşup da onu -yine de- sevimli bulmamak mümkün değildir. Yeşilimsi gözleri ile gür bıyığı, beyaz tenli ve zayıf yüzüne asıl manasını taşır. O, ahbap olunabilecek canlı bir insandır.
Sıra “düşünen gözler”e geldi derken, bakışımız kanapedeki Karadenizli’ye takılıyor. Hem yere , yem yeşil ve desensiz ucuz yer sergisine bağdaş kurup oturmuş Mardinli’yi nasıl es geçelim? Onun sevimli bilgisizliklerine, kimi vakitler yersiz büyüklenmelerine katlanabilen nadir kimselerdendir. En beğendiği yanı mertliği ile dürüstlüğüdür,açık sözlülüğüdür; bazen açıkgöz geçinmeleridir. Esmer simasının ardı ona buna faydalı olma isteği ile dop doludur; elinden gelmese bile... Kimi zaman büyüklenme niyeti ile yüzüne gözüne bulaştırıp, bir çuval inciri berbat etmesi bile onu ırgalamaz.
Sorar gibi bakmanızda pek haklısınız; Karadenizli’yi anlatmadın diye... Bazı huylarına acımadan yapamaz ama... Kendini manasızca isbat denemeleri -sanki lâzımmış gibi bir de - ona çok kere zora sürmüş, küçük de düşürmüştür. Fakat yine de... Acıdığı yanı böylesi zora sürüklemesi kendini ve küçük düşme halini anlamak bir yana, sezmek bile istemeyişleri. Ne o, bakıyorum da garipsediniz; pek tabii, eğer ona da sıcak hisler beslemeseydi, acımazdı; sadece kızardı. Ama hayır, samimi duygularla bağlıdır ona da; diğerlerine olduğu gibi... Ona hiddet bile edemezdi; Kader benzerlikleri olan birini nasıl küçümsesin?.. Kendisi de onu anlamaz, içindeki halin niceliğini bilemezse, o zaman hangi tepenin hangi sakinince anlaşılmayı bekleyecekti?
Yine akşamdır gelen; gün telaşsızca sönmektedir, sakince, perde perde...İnsanlar caddeden yuvalarına taşınıyorlar, korna seslerinden bellidir. Duvarlar, pencereler, perdeler, kapılar, sokak ve cadde gittikçe daha bir esmerleşir. Açılan mevzu susturmuş onları. İmdat kolu -gene- zaman aynası. O sohbetin tedailerini ondan başka ne siler?
Şimdi ne düşünür o, iyi biliriz:
“ Perdeleri çekip de, ışığı neden yakmıyoruz peki...”
Her zaman böyledir ve her fiilin gerisinde ha bire beslenmekte, şişmekte , durmadan irileşmekte olan asıl saiki aramayı bir marifet bilmektedir. Bir meseleyi tam çözmeden önce, şöyle bir ters tarafına göz atar. Hadisenin aksi ve tersinin, onun özünü izahta pek kabiliyetlidir diye düşünür.
“O netameli günlere” -tabii ki- daha çeyrek vardır; henüz çizgileri zihinlere göre mübhem çehresini göremediler. Herşeye rağmen, bir gelişmenin adım seslerini ve kendisini en iyi bildirenin onun tam zıddını hayallemek olduğunu kabullenmiştir. Işığın derece ve seviyesini en iyi anlatan, karanlık ile mertebeleri değil midir?
Yaşanarak ispatlanmış ve mantık örgüsünce de tasdik edilmiş “temel esaslar”la çatışmayan her türlü vakıanın kabullenme gereğini idraktedir, ve onlara göz yuman bir “atgözlüğü takma” işinin abes kaçacağını çok kere görmüştür. Öylesi cilvelerin aksi istikameti, eğer daha bitkin, perişan ve çürütücü bulunursa, az yanlışa tahammül etme zaruretinin dağlar ardından baş verdiği zehabına da düşürür onu; ama o az yanlışı bile “kalben tasdik mi? Allah korusun.
Zihnindeki bu mukayeseye başkalarını da ortam etmek istemiş olmalı ki şakacı mı, şen mi, ciddi mi, yoksa hüzünlü mü olduğu; açıkçası, nasıl olduğu anlaşılamayan bir sesle:
- Perdeleri çekip de ışığı neden yakmıyoruz, deyip sustu.
Cevap değil, ilk hareket somyede oturan müstakbel hakim , savcı veya avukattan geldi. Ayaklarını çekip altına aldı; somyeye daha iyi yerleşti. Bir diyecek gibiydi, ama sadece yutkundu. Bu işe taraftar değildi anlaşılan. Hüzünlendiği -veya titizlendiği- çok kere tekrarladığı gibi, belki de içinden “Çay diye yutkunup eğdi başını...” demeyi geçirmiştir belki de...
Ahbaplığı pek kolay arkadaşına döndü birazdan - o zaman Tıp talebesiydi- , yüzünün pencereye dönük yanı da artık silik çizgili, gölgeli...
Bu bakışın sebebini iyi anladı tabii... Nefeslendiği bile duyuldu, o da iyice... İç çekmişti, kimbilir nerelerde at koşturuyordu hayali. Karşılıklı bu susuşmaya bir son, belki de sualini cevapsız koymayacaktı. Ama sadece güldü, soruyu da durumlarını da acayip bulduğu belliydi.
“İçerdeki” bütün başlar hep birden ona döndü; hızla, azarlar kaş çatışıyla... Kahramanımız müstesna; o baş sallıyordu.
Yine de biliyordu ki ama, artık akşamdır gelen. Gün telaşsızca sönmüştür; perde perde, sakince sönmüş, dürülmüştür. Yuvalarına can atan insanlar, şimdi terliklerini bile giyinmiş olmalılar. Duvarları, kapıları, sokakları, pencere ve perdeleri, bundan geri türlü lambalar aydınlatır. Açılan mevzu onları susturmuştu, dudaklarına kilit vurup gırtlaklarına birer yumru oturtmuştu. İmdat kolu - her vakit - zaman aynası. O konuşmaların; duyguları hafakana atan , karanlığa bıraktıran o konuşmaların tedailerini -hani- o silecekti!
Demiştik: Yeşilimsi göz, gür bıyıklar, beyaz ve zayıf yüz ahbap olunması pek kolay delikanlıya aittir. Münasebetsiz gibi gelen gülüşünde ne var?
- Bizim oralarda şimdi... Balkonumuz ne tadlı olur . Gel de...
Sesi, aniden tekrar hüzünlenmiştir. Bunu sezen idrakler, esmerleşmiş tavanda bir yığın hatırayı kovalama isteğiyle dolular. Ama geçti artık; büyü bozuldu belki de...Başaramazlar onu bundan böyle, kafalarını toparlamak için belki de hareket gerekli. Bunu ilk fark eden Mardinli oldu:
- Ne bu hal ,diye sordu kızgınca; cesur olalım biraz.
Karadenizli - bu ikazı beklermiş gibi- çevik bir hareketle doğrulup perdelere saldırdı. Ama ne fayda. “ Dur be birader, bozma havamızı...” ihtarı ile diğerlerine baktı.
Düşünmekten medet uman delikanlı, Mardinli’nin “Cesur olalım” ikazına takılıp kalmıştı, hala o bilmeceyi çözmekle meşguldü. Yiğitliği ile övünmeyi pek seven Mardinli, acaba ellerini kollarını bağlamış pranganın anahtarını -veya formülünü- mü vermişti kendilerine?
Işık ve aydınlık - kimilerince - “nankör” zannedilecek kadar dayanılması zor nesnelerdir belki de... “Evet, pek doğru; ona her vakit dayanabilmek için ancak cesaret gerekir, yiğitlik ister.”
- Neden duracakmışım?.. Bir sürü işimiz var, dersimiz...Yarına da anatomi imtihanı.
Karadenizli, birinci cümlesinin karşılığını bal gibi bilmektedir, fakat işinin -veya dersinin- başına oturması lüzumunu hesaplayarak, başından savruktadır onu.
Kahramanımız, şöyle bir kımıldanıp koltuğun kenarlığını kavradı, duyduğu ses ile de kavuşma isteğini içine gömüp, kanaatın geldiği yöne çevirdi başını; karanlığı gözlerine doldurarak...
- Haklıdır...
Duraladı, öne doğru eğdi bedenini, tekrarladı:
- Haklıdır hakimimiz...
Yutkundu bu sefer, sesi hasret dokudu tekrar.
- Havayı bozup da ne yapacağız?
Gözlerin sahibi içinden söylendi, nihayet bir kara varmış gibiydi:
“ Ne yapacağız mı?”
Yapacağı bilmemek, evet. Anahtar budur belki de...” Yapacağı bilmemek” vakıadan, hikmet tecellisinden, olup bitenden, olup bitecekten, yani ışık ve aydınlıktan kaçmayı hiç haklı gösterebilir miydi?
Işık da oydu, aydınlık da... “Yapacağı bilmek” ve vakıaları “mutlak hakikat”ın gözlüğüyle karşılayabilmekti. Bir yığın mezbelelik silikliği seyretme -veya tahammül- cesaretini verse verse, ancak o verebilirdi.
O vakit, gelenler hep “akşam” da olsa; günler perde perde, sakince de sönseler; insanlar daima evlerine taşınıp kendilerini “garip” halde de bıraksalar; duvarlar, kapılar, sokaklar, pencere ve perdeler zorlama ampullerle ışıklanır gibi de olsalar, açılan mevzular çoklarını susturmaya dursa bile imdat kolu, idrak ve imkan nuru, her daim halin olup biteni gösteren endam aynası olacaktır. Neyin yalan, neyin hakikat olduğunu izhar eden de hep o “ayna” değil midir hem?
Bunun aksini mi söylemek; geç bir kalem azizim... alıntı
|