|
jirm
Ziyaretçi
|
 |
« : Eylül 23, 2007, 12:46:13 ÖÖ » |
|
Her güzel iş, her güzel düş ilk önce bir başta çiçek açar. Cumhuriyet düşüncesi de en güzel çiçeğini, Mustafa Kemal Atatürk'ün halk bahçesi yaratıcı başında açmıştır. Bu tohum, halk menekşesi Cumhuriyet tohumu onun basma ne zaman düşmüştür? Çok tarihler karıştırdım, şunu öğrendim: Gençliğinde, Selanik'te yaşadığı o deli fişek günlerde düşmüş o halk çiçeğinin tohumu düşüncesine. Türk halkı kurtulursa Cumhuriyetle kurtulur demiş o zamanlar, gizliden açıktan bu düşüncesini arkadaşlarına söylemiş. Her yeni düşünce, her ileri düşünce birden sarsar duyanı. Kimse inanmaz ona. Ne var ki, bir yeni düşünce insana kendiliğinden gelmez, bir toplumun yelinden uçar gelir bu tohum. Mustafa Kemal'in başında, düşünde verimli toprak bulan Cumhuriyet düşüncesi de, çevresinden, toplumundan ve dünyadan esen taze yellerle gelmiş, yerleşmiş.
Mustafa Kemal ne güzel anlatır:
"Yüzyıllardan beri Türkiye'yi yönetenler çok şeyler düşünmüşler, ama yalnız bir şey düşünmemişlerdir:
Türkiye'yi..." Biz, 1919'larda Mustafa Kemal Paşa'nın öncülüğünde başlayan, sultandan ve saldırgan yabandan kurtulma savaşına Ulusal Kurtuluş Savaşı diyoruz ki, bu savaş olmasaydı, ne Türk halkı kurtulurdu ne de Cumhuriyet gelirdi.
...Türkiye'yi düşünmek ne demektir? Türk halkım düşünmektir. Sultanlar, hanlar, hakanlar, halifeler Türk halkını düşünmüşler midir? Düşünmemişlerdir. Düşünselerdi, koca devlet batmaz, padişah yurdu başkalarına satmazdı. Mustafa Kemal'in düşlerinde canlanan tohum, devlet batayazarken, sultanlık, halkı, ulusu yabancılara satayazarken yeşermeye başlar. Netmeli de, Türk halkını, Türk yurdunu kurtarmalı? Netmeli? Halka dayalı, halkla mayalı bir devlet kurmalı. Bu devletin adı, Cumhuriyettir. Kolay mı halkı kurtarıp, Cumhuriyeti kurmak? Sultanlar düşmanlarla anlaşmış ki, halkın kımıldanası yok.
Ben görmedim, yaşamadım, köylü babam biliyor, anlatıyor Sultan, ilk önce Alamanlarla birleşip savaşa tutuşmuş yedi devletle. Anadolu halkının kanı, canı gitmiş bu savaşta.
Sarıkamış'ı anlatır ki babam; Osmanlı padişahı buyuranda, Allahüekber dağlarına vurmuşlar kar tozurken, kış kurt olmuş kanlı diş gezerken. Düşmana değil, kara dona, bite salgına yenilmişler dağlarda, kınlmışlar, kırılmışlar ki, yüz girmişler bir çıkmışlar, kan akmış kara gitmiş, can devrilip sıra sıra gitmiş.
Benim bu sözleri uzatacağım yok. Sözü Cumhuriyete getireceğim. Getireceğim ama, sözün Cumhuriyete gelmesi için, Anadolu halkının Sultandan kurtulması gerekir ilk önce. Sultan ise, bu kez yapışmış Fransız'a, İngiliz'e. Sultanlık nasıl kendiliğinden gelmez, kendiliğinden gitmezse hiçbir kurtuluş da kendiliğinden olmaz, kendiliğinden yol bulmaz. Dara düşen çare bulur. Çare, Erzurum'dur. Erzurum'da bir gece, Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarına der ki, bu halkı, Sultanın da, yabanın da ellerinden kurtaracağız. Halkın ölüm saati yoktur, çalan ölüm saati Sultanadır, yabanadır. Yaşamaya bir tek çare vardır Sultanın günü bitmiştir, halkın günü gelmiştir. Halk direnecek, Sultanı da, yabanı da toprağından kovacaktır. O gece, arkadaşlarına, Mustafa Kemal Paşa bir giz daha verir ki, kurtuluşun, savaşımızın sonu Cumhuriyettir, der. Gençliğinden beri taşıdığı düşüncenin tohumunu güne serper. Biz, 1919'larda, Mustafa Kemal Paşa'nın öncülüğünde başlayan, Sultandan ve saldırgan yabandan kurtulma savaşına Ulusal Kurtuluş Savaşı diyoruz ki, bu savaş olmasaydı, ne Türk halkı kurtulurdu, ne de Cumhuriyet gelirdi. Tarihe her bir şey sırasıyla, her bir güzel, ileri şey olayların zorlamasıyla gelir. Tohum zorlar, toprağı deler, bir savaştır ki bu, çiçek için de, gelecek için de geçerlidir. Tele vuralım eli, söyleyelim en güzeli.
Duran Alıç'ın cumhuriyet tohumu için söylediği deyiştir:
Tohum zorladı mı yaşamayı Deler de çıkar kayayı Ne Sultan dağını dinler, ne yaban bağını Çiçek istemesin bir kez kurtulmayı
Bir kez saklamasın tohumunu Çıkmaya bulur yolunu Halktır, dokuz ay on gün doldu mu Doğurur yeni, güzel bir günü.
Cumhuriyet Ağacı
Benim aksakal köylü babamın da katıldığı Ulusal Kurtuluş Savaşı, Mustafa Kemal Atatürk'ün şu kararıyla başlar: Ulus egemenliğine dayalı, hiçbir bağ tanımayan, herşeyi ile bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!
Cumhuriyet daha ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldığında, yurdun dört bir yanından, halk temsilcileri kimi yaylıyla, kimi atlı Ankara'ya geldiklerinde kurulmuştu. 29 Ekim 1923 günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde olup biten iş devletin adını koymaktı.
Bu devletin nasıl kurulduğunu Mustafa Kemal'in Söylevinden okudum. Ulusal Kurtuluş Savaşımız, bu yeni Türk devletinin, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla sonla-nır. Şimdi, duyduklarımla, öğrendiklerimle, okuduklarımla bu genç Türk devletinin kurulduğu günü anlatmaya, 29 ekim 1923 gününü gözlerinizde diriltmeye çalışacağım. O coşkulu, o güzel günü anlatmaya başlamadan önce, Kurtuluş Savaşı için yola çıkarken, ve de "yeni bağımsız bir Türk Devleti" derken, Atatürk'ün gönlünde "Cumhuriyet ülküsü"nü taşıdığını söyleyeceğim. Bu ülküsünü, düşüncesini yakın arkadaşlarına bir giz gibi açmış, vakit erişince, Anadolu ortasında kurulan bu devlete gerçek adını vereceğini söylemiştir. 1919 yıllarında daha, Ulusal Kurtuluş Savaşının bir halk devletiyle sonuçlanacağını sezip anlayan yabancı gazeteciler, Anadolu'da olan bitenlerden "Anadolu Cumhuriyeti" diye sö-zetmişlerdir. Bir bakarsak, Cumhuriyet daha ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldığında, yurdun dört buyanından, halk temsilcileri, kimi yaylıyla, kimi atlı Ankara'ya geldiklerinde kurulmuştu. 29 Ekim 1923 günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde olup biten iş devletin adını koymaktı.
Dede Korkut ata, eski günlerde, boğayı yere çalan Oğuz oğluna nasıl "Boğaç" adını verdiyse, yabancı saldırganları ve o saldırganlara el verip, arka çıkan saltanatı yere yıkan Türk halkının devlete dönüşmüş gücüne de "Cumhuriyet" adı verildi o gün... o akşam...
Ozan Mehmet Emin Bey: "Adsıza onur, tutsağa özgürlük, zayıfa güçsüze hak, yoksula mutluluk verecek, halkla Tanrı'yı birleştirecek yönetimin adı nedir? Cumhuriyettir. Dileğim şudur: Cumhuriyet, hak, adalet güneşi gibi, büyük küçük tüm canlılara eşitliğin ışıklarını saçsın." diyordu.
Mebuslar, bugünkü deyişle milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde toplanmışlar, okul sıralarında oturmuşlar, tavandan sarkan asma gaz lambasının ışığında konu-. şup tartışmışlardı. Güneş, Malıköy dağlarının oralarda çoktan batmıştı. Güz günleriydi. Akşam serindi. Taş-han dedikleri bir eski hanın önünde, eğri büğrü taşların, saman tozlarının örttüğü alanda, Ankara halkı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kapısında durmuştu. Mustafa Kemal Paşa, öğleden sonra Çankaya'daki bağ evinden inmiş, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne gelmişti. Havada bir olağanüstülük vardı. Anadolu, kulağını, Ulusal Kurtuluş Savaşının yönetildiği o taş yapıya vermişti. Devletin adı? Devletin adı? Abdürrahman Şeref Bey kürsüye çıkıp diyordu ki: "Egemenlik ulusundur dedikten sonra, kime sorarsanız sorunuz, bu Cumhuri-yet'tir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad, bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin!"
Akşam ışığında, bir halk ateşi parlıyordu, Cumhuriyet sözü, yalım yalım yayılıyordu. Konya mebusu Eyüp Sabri Hoca, Konya ovasının köylerinden ses veriyor, halkın isteğini dile getiriyordu:
"- Şimdiye değin, bizim canımızı, kanımızı emen hükümdarların hangi birisi geldi de, bizim halimizi sordu? Koyununu yayan çobandan haberdar oldu mu?"
Bir ozan, bir yurt aşığı, halk aşığı mebus, ak sakalıyla bir Türkmen kocasına benzeyen Mehmet Emin Bey, kürsüye çıkıyor ve inancının türküsünü haykırıyordu: "
- Adsıza onur, tutsağa özgürlük, zayıfa güçsüze hak, yoksula mutluluk verecek, halkla Tanrı'yı birleştirecek yönetimin adı nedir? Cumhuri-yet'tir. Dileğim şudur: Cumhuriyet, hak, adalet güneşi gibi, büyük küçük tüm canlılara eşitliğin ışıklarını saçsın."
Her konuşma alkışlarla sonlanı-yor, Cumhuriyet sözü geçtikçe bir coşku dalgası, pencerelerden Ankara'nın güz akşamına taşıyordu. Halk dışarda, çocuğun doğmasını bekliyordu. Sıra, o kutsal, mutlu doğuma geldi. Yüzyılların ağrısı dindi, Anadolu ananın gözleri ışıdı, Anadolu en güzel, en soylu çocuğunu doğurdu. Halkın sesi, bebe Cumhuriyetin sevinç çığnsıyla yansıdı.
'Türkiye devletinin hükümet biçimi Cumhuriyet'tir!" Madde oya konuyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi bir eski Oğuzlu Kurultayı gibi kaynaşıyor, halk dağlarından coşkun sular iniyor, gözlerden sevinç gözyaşları akıyor, ve "Yaşasın cumhuriyet!" sesleri Taşhan alanına, Ankara sokaklarına ve halkın gönlüne gerilmiş telgraf tellerinden acılı ve yanık Anadolu'ya yayılıyordu. Halkın çocuğu doğmuştu. Çocuğun adı, Cumhuriyetti. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı seçilecekti. Türkiye Büyük Millet meclisi'nde, o oturumda 158 üye vardı. Türk halkının gönül sandığına oylar atıldı. Seçim bitti, Meclis Başkanı bildirdi:
"Türkiye Cumhuriyeti başkanlığı için yapılan seçimde oya katılan üyelerin sayısı 158'dir. 158 üye oy birliğiyle Ankara mebusu Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerini Cumhurbaşkanlığına seçmişlerdir."
Bu sözlerin üzerine sürekli alkışlar Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin tavanlarım çınlatmış, sokaklara taşmış, Ankara halkı ilk, bu alkışlara ellerini katmıştı. Yaşasın! Yaşasın! diye ünlüyorlar, sonra, Ankaralı güz akşamının ışığında, kalpaklı, yanık yüzlü, gözleri bir dağ ateşi gibi parlayan Mustafa Kemal Paşa'nın sözlerini dinliyorlardı:
"- Türkiye Cumhuriyeti, mutlu, başarılı ve utkulu olacaktır!..."
Bu sözler, Türk halkının elele vererek kazandığı Ulusal Kurtuluş Savaşı adına içilen bir anddı, geleceğe uzanan bir namus sözüydü. Bu andın içinde, halk için mutluluklar, halk yönetimi yolunda nice nice basarılar ve yüzyılların acılarını biriktiren halk için eşitlik, kardeşlik, özgürlük, dirlik, esenlik getiren utkular saklıydı. Birden, Ankara kalesinden bir top gümbürtüsü duyuldu. Top sesleri, Cumhuriyeti selamlıyordu.
Aksakal köylü babamı, o akşam handa, yorgun uykusundan uyandıran bu top sesleriydi. Bir... iki... beş... on... otuz... kırk... doksan... yüz... yüzbir parça top sesi Türkiye'nin dağını taşını inletiyor, göğü yalımlıyor, uyuyanı kaldırıyor, halkın içinden kopan sevinç ve umut çığlıkları bir uyanışın namlusundan yurdun sessiz gecesini deliyor, karanlık yırtılıyor, halkı ezen baskılar sona eriyor, top sesleri arasında yeni bir güz sabahının tan yeri yurdumuzda işiyordu.
O günün sabahı, Ankara sokaklarında satılan "Hakimiyeti Milliye" gazetesinin başlığında, tarihin top sesleri şöyle gürlüyordu: "Büyük Millet meclisi dün gece sekiz buçukta Türkiye devletinin biçimini oy birliğiyle 'Cumhuriyet' olarak saptadı ve dokuza çeyrek kala Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerini oy birliğiyle 'Cumhurbaşkanı' seçti".
Ben, öğretmen Duran Alıç, o günkü halk sevincini yaşamak isterdim, gönlüm davul, dilim zurna, yaşamak isterdim ki, o bayramı yaşamak isterdim. Deyişe verdim içimi.
Duran Alıç'ın Cumhuriyet için yaktığı alev ateş deyiştir:
Top seslerini duysaydım Barış göğüne doğru güm... güm Ankara'nın namlusundan Halk sevinciyle uçan Fırlayan o umut mermisini. Dağlarımdan güz yellerini İlk yaz güllerine alıp götüren O top seslerini... Bir duysaydım, isterdim Ateşlemeye yüz birinci sevinci Kulaklarımda uğuldasın dursun Yaşanmış, yaşanacak en güzel ses: Konya bozkırlarından Erzincan dağlarına Ve bulutlu denizlerine Rize'nin Bir güzel türküyü ateşlerdim durmadan Cumhuriyetin barış topları gibi...
CeyhunAtıf Kansu (Cumhuriyetin 50. yılında Cumhuriyet Ağacı Adlı Eserinden Derleme) (MPM Anahtar- Ekim 2003 - Sayfa 16)
|