|
nostaljikolik
Saglik sorunlarinizi yazin doktorlarimiz cevap versin
|
 |
« : Şubat 07, 2009, 03:56:06 ÖS » |
|
BAŞKA TÜRKİYE YOK
Teknoloji, ilim, sanat tüm dünyaya doğudan yayılmış; kentleşme, yerleşim zamanla güneşle birlikte batıya doğru kaymıştır. Bugün okyanuslara dayanan, okyanusları aşan medeniyet zincirinin gidecek yolu kalmamıştır. Artık ilim, sanat, ekonomi alanında gelişmeler, ülkelerin akıl ve bilimi etkili kullanmasına bağlıdır. Bu anlamda gelişim batıdan doğuya doğru olmuştur desek hata yapmış olmayız. Batı denilen Amerika ve Avrupa ülkeleri ileri giderken doğu, efsanelere ve tarihsel başarılara bağlı kalarak yerinde saymıştır. Ülkemiz bu anlamda tarife tam anlamıyla uymaktadır. Osmanlı İmparatorluğu medeniyet güneşi iken 20.yüzyıl başlarında karanlığın ve cehaletin sembolü olmuştur. Altyapı, kurumsallaşma, millet bilinci, teknoloji gelişmez ve dışarıdan ithal edilirse; ne olursa Osmanlının başına gelen de o olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti bu anlamda karanlığa ışık tutan, millete ve tarihe güvenen, potansiyel gücünün farkında yeni bir yapılanma olarak 17.devlet olarak baş gösteren gencecik bir fidandır. Osmanlının yaptığı veya yapmaya mecbur bırakıldığı hatalar tekrarlanmazsa cumhuriyetimizin başı hep dik kalacaktır. Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlıdan hatta diğer cumhuriyetlerden temel farkları vardır. Bunlar bizzat Atatürk tarafından altı ilke olarak özetlenen ilkelerdir. İlkelerin kendisi bile yenilikçi, refah, modern ülke yaratma hedefini daha detaya inmeden bile ortaya koymaktadır. Ekonomik alanı mercek altına aldığımızda elde edilen başarının püf noktaları ve kırmızı çizgileri bize on yılda gelinen seviyenin ipuçlarını verecektir. Tamamen millete dayanan, temel ihtiyaçları karşılamayı esas alan, çalışkan bir ekonomi mücadelesi sonucunda; dış borcun sıfırlanması, Türk lirasının (o tarihte) elde ettiği değer, sanayileşme, tarımın kalkınması milli bir ekonomi oluşturmuştur. Yaratılan basit ama hedefe yönelik, “yerli malı yaratma mücadelesi” meyvelerini vermiştir. Ayakkabıdan şekere, basmadan pamuğa, otomobilden uçağa kadar üretilen mallar tüm dünyayı hayrete düşürecek tarzdadır. Kısaca devletçilik ilkesiyle “Temel ihtiyaçları devletin karşılaması, diğer ihtiyaçların özel sektörce yürütülmesi, özel sektörün her alanda teşvik edilerek denetlenmesi” şeklinde tanımlanabilecek ekonomik ve yapısal uygulamalar tamamen milli bir kişiliğe sahiptir. Bu süreçteki – ne yazık ki- ilk sapmalar 1940larda yaşanmış, bu tarihten sonra da artan bir ivme ile yabancı sermaye ve ithalat, 2000li yıllara gelindiğinde ekonominin ön koltuğuna oturmuştur. Buna etkili olan hususlar genellikle; milli hedeften sapılması, tasarruftan vazgeçilmesi, lüks düşkünlüğü, yatırım yerine faiz ile para kazanma düşüncesi gibi pek çok şey sayılabilir. 2008’e gelindiğinde tablo çok daha vahimleşmiş ve sermaye piyasası, kamu teşkilleri, bankalar, enerji kaynakları hatta gayrimenkuller yabancı devlet veya kuruluşların eline geçmiştir. 1930ların Anadol ve uçak fabrikalarından eser kalmazken; yabancı mobilya ve beyaz eşya reklamları televizyonların vazgeçilmezleri olmuştur. Milli üretimin azlığı ithalatı özendirmiş, ithalat ve vergi\gümrük adaletsizliği yerli malının rekabet gücünü sıfırlamış, reklam ve teşviklerle artan lüks merakı ithalatı arttırmıştır. Özelleştirmeler ve IMF ( Dünya Bankası) gibi uluslar arası para yönetiminden sorumlu kuruluşların baskı ve tavsiyeleriyle çıkarılan kanunlar ise milli ekonomiyi açmaza sokmuştur. Son zamanlarda “Anadolu Kaplanları” şeklinde tarif edilen girişim de hedefi yakalayamamış, yerli firmalar patentle yabancı mal üretir veya ithalat ile alıp iç piyasaya sürer olmuştur. Sonuç olarak devletçilik ilkesinden sapılmış olması; Rusya, Çin, Malezya sıkı sıkıya takip ederken Türkiye’de pahalıya mal olmuş; ekonomik zorluklar siyasetten askeri konulara, kentleşmeden sağlık ve eğitime kadar tüm alanlarda kendini hissettirmiştir. Bugün Rusya devlet başkanı Putin’e 21.yüzyılın Kemalisti denmesinin nedeni, Atatürk ilkelerine sıkı sıkıya bağlanması, hatta Atatürk’ün okuduğu kitapları okuyup uygulamaya koymasıdır. Çin, devletçilik ilkesini kopyalayarak güçlenen ekonomisini yaratabilmiştir. Pek çok ülke kendi ülkesi için bizim ilkemizi kullanıyorken biz kendi malımız olan ilkeye sahip çıkamayarak hata yapmış durumdayız. Henüz çok geç değil. Ancak değişiklik olmaz ise bizi bekleyen gelecekte hiç yerli malı bulunmayacaktır. Kendi tank, silah, uçağını yapamayan ordu, yarın satın alacak ülke bile bulamayacak, ambargo ile karşılaşacaktır. Nitekim yakın zamanda para ile gaz maskesi bile satın almak mümkün olmamıştır. Tarımdan sanayiye geçelim derken un ithal edecek, yedek parça için uzun aylar beklemek zorunda kalınacaktır. Enerji kaynakları, doğalgaz ve elektrikte sıkça rastlanıldığı gibi yerli olmadığı sürece hep bir tehdit unsuru olacaktır. Milli yatırımlar olmadan Türk lirasının değerini aynı seviyede tutmak bile mümkün olmayacaktır. Bir gün gelecek, Yerli Malı Haftasında okullarda gösterilecek mahsul bulunamayacaktır. Bunu engellemek için; devlet teşekküllerini yatırıma yönlendirmek, temel ihtiyaçlara ait devletin yapması gereken yatırımları yeniden hayata geçirmek, özelleştirme ve yabancı sermaye denetlenmesini kontrol altına almak, tasarrufa destek, lüks ihtiyaçlara karşı uygulamalara önem vermek gereklidir. Biz gençlere düşen görev ise; Atatürk ilkelerini okuyup hazmetmek, inanıp çevremizi inandırmak, yerli malı kullanmaya özen göstermek, çevremizi yatırıma teşvik etmek, okumak, çalışmaktır. Bu ülke bizim, başka Türkiye yok!
|